Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Yavuz Bülent Bakiler, “Bir Gönül ve Fikir Kurmayımızın İki Mektubu”

(Türk Edebiyatı, Mayıs 1996)


Askerliğimi Çankaya’da, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayında yaptım. 1963 yılının Ocak ortalarındaydı. Niyetim, Sivas’a gidip avukatlık stajına başlamaktı. Hukuk fakültesinden arkadaşım olan Vehbi Ünal aklımı çeldi.
“Senin için biçilmiş kaftan gazeteciliktir” dedi. Neyine gerek avukatlık?”
Kendisi o yıllarda, oGökhan Evliyaoğlu- Hami Tezkan ikilisinin çıkardığı Yeni İstanbul Gazetesi’nde çalışıyordu. Beni alıp Hami Tezkan’a götürdü. Oturup uzun uzun konuştuk. Bana, ayda dokuzyüz lira maaş vereceklir ve Meclis Muhabiri olarak çalıştıracaklardı. Kabul ettim. 1963 yılında, gazete muhabirleri arasında, benden başka yüksek tahsil yapmış olan galiba bir kişi daha vardı.
İşe bismillah demenin üzerinden birkaç ay geçmeden, Yeni İstanbul’un Ankara temsilcisi Muzaffer Yılbar beni odasına çağırdı:
“Federal Almanya’nın İktisadi İşbirliği Bakanı Walter Schell, yarın Ankara’ya geliyor. Bazı bakanlarımız ve milletvekillerimizle birlikte Keban Barajı’nı görmeye gidecek. Sonra birkaç büyük şehrimizde incelemeler yapacak. Kendisine ve yanındaki heyete özel bir uçak tahsis edilmiş. Basın-Yayın Genel Müdürlüğü, kura ile beş gazete tespit etti. O beş gazeteden biri de biziz. Bu önemli geziye, Yeni İstanbul’u temsilen sen katılacaksın. Bize iyi haberler, güzel röportajlar hazırlayaçağına inanıyorum!” dedi.
İçimden bir ürperti geçti: Çünkü o güne kadar, uçağa hiç binmemiştim. Beni tutar mıydı acaba?
Bir gün sonra, Esenboğa’dan havalandık. Havaboşluklara düşe düşe Elazığ’a vardık. Keban daha inşa halindeydi. Yukarılardan bakınca, Fırat, çıplak dağlar arasında, uzun ve kara bir yılan gibi hareketsiz duruyordu. Halbuki hayalimde, taşan, köpüren, kendisini dağlara taşlara çarpa çarpa vurarak akan deli dolu bir Fırat vardı. Nehrin o bitkin, o ölgün hali bana çok dokundu. İçimden: “Bu halsiz mecalsiz Fırat mı, Orta Doğunun en büyük barajlarından biri olan Keban’ı dolduracak?” diye geçirdim. “Bu Fırat mı kilometrelerce uzanan bir küçük deniz meydana getirecek?” Bu Fırat mı Türkiye’nin yüzünü gülderecek?”
Federal Almanya’nın İktisadi İşbirliği Bakanı- sonra Cumhurbaşkanı- Walter Schell, yüksek bir tepe üzerinden baraj inşaatına bakarken ben utanıyordum. Ve ne yalan söyleyeyim keni kendime: “Ne bu Fırat bu devasa barajı kırk yılda doldurabilir, ne de Federal Almanya böyle bir projeye kredi verir” diye söyleniyordum.
Bir süre sonra yüksek tepelerden aşağılara indik. Etrafımızı köylüler çevirdi. Yaz olmasına rağmen, çıplak ayaklarında, eskimiş, yırtılmış lastik ayakkabılar vardı. Çıplak ayak ve lastik ayakkabı, Anadolu’da yoksulluğun acı dilidir. Yorgun yüzlü köylüler, meraklı gözlerle bize bakıyorlardı. “Keban acaba kendilerine bir ekmek kapısı açar mıydı? 27 yıllık CHP iktidarı devrinde ancak 55 köyümüze elektrik götürülmüştür. 40.000 köyümüz karanlıktaydı. Keban, acaba köylerine ışık, tarlalarına su verebilir miydi? Sorular üst üste yığılırken, birden, yakınlardan, uzaklardan şirin çocuklar koşup geldiler. Çıplak ayaklarıyla karşımıza dikilerek, yırtık ve yamalı elbiselerinin bolluğuna bakmayarak güneş yanığı yüzlerini yüzlerimize diktiler. Ben, cicili bicili heyetimizden ayrılarak, çocukların arasına karıştım. Orada, Sivas’ta geçen çocukluk günlerimi yeniden hatırladım. Memleket toprağında çıplak ayaklarımla bastığım veya o pis kokulu yemenileri giydiğim yıllar, yüreğimi ezmeye başladı. O gün orda, bir dulda yere çekilerek, Keban çevresinin hüznünü yazmaya koyuldum.
Keban notlarım, Yeni İstanbul’da gün ışığına çıktı. Bir süre sonra bana Almanya’dan bir mektup geldi. Zarfın arka yüzündeki isim, yüreğime bir cemre gibi düştü: Fethi Gemuhluoğlu.
Yıllarca öncesini hatırladım: Serdengeçti Osman Yüksel, İstanbul Spor Sarayı’na ‘Zıpır Sarayı’ derdi. Fethi Gemuhluoğlu Ağabeyimiz, bir süre İstanbul Spor Sarayı’nda müdür olarak çalışmıştı. Ben Ankara’da okuduğum kendisiyle tanışamamıştım. Adını, ilk defa Serdengeçti yazıhanesinde Osman Yüksel’den duymuştum. Kimseleri kolay kolay beğenmeyen Osman Yüksel, ondan hep güzel cümlelerle bahsetmişti:
”Bizim sevgili Fethi, İstanbul zıpır sarayında bir gönül kurmayımız olarak oturuyor. O bizim sadece gönül kurmaylarımızdan biri değildir, aynı zamanda bir fikir kurmayımızdır da! Yahu hiç zıpır sarayına, bizim Fethi gibi bir gönül kurmayından müdür olur mu? Bir sürü zıpıra bir Fethi Gemuhluoğlu ne yapsın?”
Doğrusu, Serdengeçti’nin o yakıştırması, bana Fethi Gemuhluoğlu’nu gıyaben sevdirmişti. Çünkü ben inanıyordum ki İstanbul Spor Sarayı, gerçekten bir ‘zıpır sarayı’ haline gelmişse, oradaki delikanlıları, ancak ‘gönül kurmaylarımızla’ ‘fikir kurmaylarımızla’ güzelliklere götürebiliriz.bu bakımdan, İstanbul Spor Sarayı’na Fethi Gemuhluoğlu’ndan daha layık bir müdür bulunamaz.
Ben bu “gönül-fikir kurmayımızın” aydınlık dünyasına ilk defa, onun iki güzel mektubuyla baktım. Tam 33 yıldan beri sakladığım iki mektup, yüreğime binlerce ateş böceğinin parıltılarıyla düştü. Şimdi burada, o zarafeti, o güzelliği, o gönül ve fikir mayasını, sizinle de paylaşmak istiyorum. İnanıyorum ki, Fethi Gemuhluoğlu’na ait iki zarif mektup, sizi de benim gibi düşündürecektir: Mektup ne dedir? Nasıl yazılır? Bir gönül kurmayı, kendi fikir dünyasına, bir genç adamı usulca nasıl davet eder? Dost nasıl kazanılır? Mesuliyet duygusu bir fikir kurmayanı nasıl harekete geçirir? Gibi soruların cevabını onun yazdıklarında bulacaksınız.
Gemuhluoğlu’nun ilk mektubu 11 Ağustos 1963 tarihini taşıyor:
Aziz Yavuz Bülent Bey
“Keban” için destanımsı iki yazınızı çok uzaklarda, kendimi tehcir edip ikamete memur eylediğim Nürnberg’de okudum. Şiirlerini İstanbul nam şehirde okuyordum. O “Geban” benim de memleketimdir. Benim dedelerimin köyü olan “Gemuhu” o topraklardadır. Keban’a bağlı bir mezra, bir köydür. Yazılarınız için, gönlüm sizden razı oldu. Hakk size ecrini versin. Biz, soyca o cehennemden, o ateş çemberinden geldiğimiz için cümle kahırlara ve çilelere alışığız.
Türkçeyi ana sütünüz gibi ak ve helal Türkçeyi çok usta, çok oynak yazıyorsunuz. Sizi gönlümce kutlarım. Hakk da sizi kutlasın dilerim. Niyazim budur.
Bana şevk, vecid ve heyecan verdiniz. Kıyam üzereyim. Vücudunuz, hizmetiniz halk’a, gönlünüz Hakk’a ait olsun. Seha ehli, ve hizmet ehli olmanız duası ile Kardeşim Efendim.

Fethi Gemuhluoğlu

Not:
İstanbul’da iken aldığım kitabınız için takdim ettiğim teşekkür mektubunu alıp almadığınızı bilmiyorum.
Herhalde Hukuk’u ikmal ettiniz. Biraz yaşlıca bir dostunuz olarak, muhakkak doktora yapmanızı, üniversiteye intisap etmenizi, eski yazı ile bir garp dili öğrenmenizi tecrübelerime ve dinmeyen mahzuniyetime istinaden arz ederim. Allah’a emanet olasınız Efendim. Burada emirlerinize amadeyim.
Eserlerinizi ve mektuplarınızı bekliyorum.

Eskiler boşuna, “Marifet, iltifata tabidir!” dememişler. Onun, “Türkçeyi çok ustaca, çok oynak yazıyorsunuz. Sizi gönlümce kutlarım, Hakk da sizi kutlasın dilerim.” Cümleleri, elbette benim Türkçemizi, bu sonsuzluk türkümüzü daha güzel yazabilmem, daha güzel konuşabilmem içindi. Teşvik edici iltifatlardı.
Bu mektubu aldıktan kısa bir süre sonra, Devlet Tiyatrolarımızın sanatkarlarından Aclan Sayılgan, Federal Almanya’dan Ankara’ya geldi. Yeni İstanbul idarehanesinde konuşurken kendisine sordum:
“Almanya’da, Fethi Gemuhluoğlu ağabeyimizle tanıştınız mı?”
“Tanışmaz olur muyum?”
“Kanaatinizi öğrenebilir miyim? Size göre nasıl bir insandır, Fethi ağabey?”
“O, benim samimi kanaatime göre, Türkiye’mize Başbakan olması gereken bir ölçülü, bir efendi adam! Türkiye’nin meselelerini ve hal çarelerini, onun kadar araştıran, birçok konuda teferruata onun kadar inebilen çok insan tanıdım. Bak şimdi, bir gün Nürnberg’de, Fethi Beyle beraberken, yanımıza bir delikanlı geldi. Hoş beş esnasında, o delikanlı bize, memleketinden ve aşiretinden bahsederek Kürt olduğunu söyledi. Fethi Bey güldü. “Yok canım!” dedi, “sen nasıl Kürt olabilirsin ki!”
Sonra başladı o delikanlının mensup olduğu aşiretin, bütün geçmişi ve özellikleriyle tam bir Türk aşireti bulunduğunu bir bir dökmeye delikanlı ilk defa Fethi Beyden öğrendiği kendi aşiretinin Türkiye’ye nereden geldiğini, yurdun hangi bölgelerine dağıldığını ve hangi tarih kitaplarında aşiretiyle ilgili geniş bilgiler bulunduğunu. Doğrusu ben de şaşırdım. Delikanlı Fethi Beye: “Nasıl olur?” dedi, “ ben memlekette iken, evd-pazarda hep Kürtçe konuşuyordum. Türk isem neden Kürtçe konuşayım ki?” “Vah benim küçük beyim, bu mu senin Kürtlüğünün gerekçesi?”
“Evet.”
“Peki sen Almanya’da Türk oldukları halde hiç Türkçe bilmeyen evde-okulda-çarşıda hep Almanca konuşan çocuklar görmedin mi?”
“Gördüm. Ne var bunda?”
“Şu var: Almanya’ya on sene önce gelen bir Türk ailesinin, burada doğan, büyüyen, önce kreşe sonra okula giden çocukları ana dillerini unutarak Almanca konuşuyorlar. Şimdi senin aşiretin, on yıldan beri değil, dokuzyüz yıldan beri Doğu Anadolu’da yaşıyor. Bu aşiretin, Türkçe, Farsça, Arapça, Ermenice dillerinin karışığı olan Kürtçeyi öğrenmesinden ve konuşmasından daha tabii ne olabilir? Burada Almanca öğrenen ve Almanca konuşan bir Türk çocuğu,ne dereceye kadar Almansa, işte sen de o derecede Kürtsün. Hem aslını neslini, hem de Türkiye üzerinde oyunun oyunların sebep ve neticelerin okuman, öğrenmeni tavsiye ederim!”
Fethi Bey, bütün bunları son derecede yumuşak bir ses tonuyla anlattı. O delikanlının yanımızdan edeple ayrıldığını, aldığı dersin altında ezilerek savulup gittiğini unutamam!
Fethi Bey, milletimize yol gösterecek ışıklı şahsiyetlerden biri!
Aclan Sayılgan’la konuştuktan sonra, o ışıklı şahasiyetin gölgesine düştüm. Kendisine uzunca bir mektup yazdım. Ona, içimi nasıl döktüğümü şimdi bütün teferruatlarıyla hatırlayamıyorum. Ama iki konu üzerinde durduğumu söyleyebilirim: Şeyh Şamil’le ilgili duygularımı açıklamış, sözüm ona yazmaya çalıştığım Fetih şiirlerimden birini-Ak Şemseddin’i- kendisine ithaf ederek göndermiştim.
Ben, çocukluk yıllarımda, Şeyh Şamil’i hep büyük dedelerimden biri sanmışımdır. Buna sebep, babamın, Şeyh Şamil’in sert bakan bir resmini, çerçeveleterek, camlatarak getirip misafir odamızın böş köşelerinden birine asmış olmasıdır. Bir resim, belki on yıl sizin de misafir odanızı süslerse ve siz, önce o resimle yıllarca yüz yüze yaşarsanız sonra onun destanımsı şahsiyetini dinleye dinleye savrulursanız benim duygularıma kapılırsınız. Onu, yere göğe sığdıramazsınız. Şeyh Şamil, çocukluk ve gençlik yıllarımda benim huzur ve heyecan kaynaklarından biri oldu. Onun için bir destan denemesine girmeyi çok istedim. Fethi Gemuhluoğlu ağabeyimize düşüncelerimden bahsettim. Şeyh Şamil konusunda tavsiyelerini almak istedim.
Sonra Fetih şiirlerimden bir iki örnek verdim. Fetih Bey’e Fatih konusunda da yardımlarına muhtaç olduğumu belirttim. Mektubuma uzunca bir cevap verdi. İşte aradan 33 yıl geçmiş olmasına rağmen, o mektubun fikir güzelliği, bütün canlılığıyla kaşımızda duruyor.
Bence bütün Türçe ve edebiyat öğretmenlerimiz, öğrencilerine bir Fethi Gemuhluoğlu hassasiyetiyle yaklaşmalıdırlar. “Önce dil, önce dil, önce dil!” demelidirler. Şiirin, edebiyatın ana malzemesi dildir. Şiir bir dilin musikisidir. Dil, bir milletin temel unsurudur, şahdamarıdır.
Türkçenin güzelliklerin kavrayamadan şiirde de, nesirde de bir adım öne gidemeyiz. Türkçeyi yaşatmadan, milletimizi ayakta tutamayız.
Dilimizin ustalarını, Fethi Ağabeyimin tavsiyelerine uyarak bir kere daha okudum. Üniversiteye intisap etmeden, doktora yapmayı, b ir yabancı dil öğrenmeyi, eski alfabemizi bilmeyi ne kadar çok isterdim.
Gönül kurmayımız, o yıl Ankara’ya geldi. Uzanıp elini öpmek istedim, vermedi. Ama bir iki gün, nereye gittiyse beni de beraberinde götürdü. Onunla beraber olmak, onu dinlemek, bana müstesna bir huzur veriyordu. Bir yiğit adamdı. Bir er kişiydi. Bir Türkmen Beyi idi. Bu günümüzü ilim ve fikir dünyamızı aydınlatan nice kişiler biliyorum ki üzerlerinde Fethi Gemuhluoğlu’nun mübarek eli vardır. Onun iki oğlu olduğunu söyleyenler, onu yeteri kadar tanımayanlardır. O, yüzlerce kişiye babalık yapmış bir Alperendir. Gönül kurmayımızın şu ikinci mektubu size de bir ufuk çizmiyor mu?

Aziz Kardeşim Yavuz Bülent Bey, 2.9.1963, Nürnberg

Mektubunuz içimi aydınlattı. Anamın duası gibi, sıcak bir ‘merhaba’ gibi, bizim türküler gibi beni aydınlattı. İçim, güllük gülistanlık oldu. Şadlık ve safa buldum. Sağolasınız. Ben size “Gemuhu” köyünden bir insan olarak teşekkürlerimi arz etmeye çalışmıştım. Siz beni mahcup ettiniz. Şiiriniz için müteşekkirim. Mektubunuzdaki “Şamil” beni ihya etti. Ben sizin yerinizde olsam Şamil’e ait neşriyatı okur, onu destanlaştırmaya çalışırdım. Ne güzel olurdu. Bunun için çok okumalı, çok malzeme sahibi olmalısınız. Yahut, Gence kahramanı Cevat Han için, Gence Müdafaası için çalışabilirsiniz. Böylece odanızdaki resme, içinizin aydınlığına şükran borcunuzu eda etmeye çalışırsınız. Bunu bir fikir olarak teklif ediyorum. Aklımda Şeki’li Osman’ın (Biçare mahlaslı)
“Gazavatı kafir içinde şehid eyle başını
Gören desün Şamil yoluna çanını gurban eyledi” gibi bir .eyit kalmış. Yine onun:
“Dinin yıkub kafirin mağmun eyleyen
Gelab Şamil şanına şanini beyan eyleyen” beyitini hatırlıyorum. İnşallan yanlış değildir.

Eskri, Azerbaycan Yurt Bilgisi Dergileri’nde malzeme bulabilirsiniz. Size bir genci, alim bir genc arkadaşı sağlık vereyim. Kendisi sahabeden, mümin ve muhavvid bir dostumun oğludur. Herhalde tanırsınız. Tanımazsanız bile tanışınız. Onu ben, sizi olduğu gibi gıyaben tanırım. Gipta ettiğim bir insanın hayrül halefidir. Zihni Hızal Bey’in oğlu Ahmet Hazer Hızal. Onu, muhakkak tanıyınız. Şamil’i o ve babası, bir ibadet nizamı içinide bilirler. Senelerce Şamil okuyunuz. Senelerce, İslam’ı, cihad üzere yaşamayı, Ensar’ı ve Muhacirin’i öğreniniz. İlayı Kelimetullah üzre yaşamayı, dervişliği izleyiniz.

Allah’ın kelamını ali eylemek için gaza misalinde Şamil ve Cevat han, binlerce misalden biridirler. Bu, çok güzel olur. Siz de, soyunuza, döllerinden geldiğiniz insanlara bir vakıf çeşme gibi, selsebil olarak, gürül gürül akmış olursunuz. Ben size Fetih Destanı’ndan vazgeçiniz demiyorum. O destan denemesinde- ki son senelerde moda oldu- Gökhan müstesna, başarılı olan pek çıkmadı. Sizde Ak Şemseddin’de onu çok okuduğunuzu belli ediyorsunuz. Ben mektuplaşarak, gelecekte de size fikirlerimi anlatmaya çalışacağım. Ak Şemseddin’i yayınlarsanız ben de rica ederim.

Sezai Karakoç’u çok okuyunuz. Fetih mevzuunda Mehmet Çavuşoğlu ile mektuplaşınız. O da güzel bir çalışma yapmıştı. Ulubatlı’yı destanlaştırmaya çalışmıştı. Gülahmetoğlu da uğraştı. Sezai,yeni şiiri çok iyi bilir. Çok yüklü, çok enteresan bir insandır. Necip Fazıl’ın geçen ramazanda yayınlanan Peygamber-i Ekber’e ait Tercüman’da yayınlanan serisine de dikkatle eğiliniz. Mücerredin hudutlarını yoklayınız. Yeni çalışma ve fikirlerinizi bekleyeceğim. Siz, Türkiye’nin umudu ve geleceğisiniz. Galip ne kadar güzel, ne ince, ne kadar “ironi” ile dört başı mamur yazıyor. Sizden, Tanpınar’ın Huzur ile Beş şehir’ini, Mithat Cemal’in Mehmet Akif’ini, Safiye Hanım’ın Ciğerdelen’ini, Orhan Veli’nin nesir yazılarını, Ataç’ın Günlerin Getirdiği’ni, Halikarnas Balıkçısı’nın Merhaba Akdeniz’ini, Cahit Beğenç’in Yol Notları serisini okumanızı rica ediyorum. Ayrıca Cahit Okurer’in Fetih için çıkan Büyük Fetih’ini de okuyunuz. Yukarıya sıralamaya çalıştığım kitaplarda Türkçe, muvazeneli ve güzeldir. Türkçe, ana südü gibi ak ve helal olmalıdır. Çok göz nuru ve emek istiyor. Mithat Cemal’in Akif’ini mutlaka okuyunuz. Mithat Cemal’in, Orhan Veli’nin, Ataç’ın, hatta Tanpınar’ın inanmadan yazmaları, sizi henüz ilgilendirmesin.
Size bu yazılarım için özür dilerim. Siz, bunları çoktan okumuşsunuzdur. Ancak, dikkatle tekrarlamanız için yazıyorum. Önce nesir geliyor. Şiir sonra başlayacaktır. Keban Cehennemi güzeldi. Dostluğumu kabul ediniz.

Bir de Nuri Pakdil olacak. Enteresan bir çocuktur. Onun da sonra adresini gönderirim.

Orada Şair Nureddin Özdemir olacak. Gümüşhane milletvekili. “Büyük” İsmet Paşa’sının (!) dizi dibinde oturuyor. Günahı budur. Sevabı: Yerli adamdır ve şiiri bilir. Ona gidiniz. Ankara’da Hakim olan Dr. Turan Tufan Yüce olacak. Almanya’da okudu. Müthiş zeki, müthiş yerli, müthiş yüklü, müthiş efendi, müthiş bir kişidir. Er kişi. Onunla tanışıp dost olunuz. Onunla şiir konuşunuz. Onunla konuşup, konuşmalarınızı röportaj mevzuu yapınız. Onunla konuşunuz. Onlar benim, senelerdir izlerini kaybettiğim insanlardır. Sofuoğlu Zeki Bey ve bilhassa Hikmet Tanyu Beyle tanışınız. Onlar, çok mueddeb insanlardır. Her insandan öğrenilecek bir taraf bulabilirsiniz. Orada- ben şahsen tanışmam- Avukat Emin Akyüz var. Ne güzel çalışıyor. Son üç kitap ne güzeldi. Dostum Arif Emre olacak. Avukat. Uçsuz bucaksız bir gönül sahibidir. Bir de- ki bu çok mühim- onunla da şahsen tanışmam, Avukat Dr. Orhan Babaoğlu olacak. Küçük küçük yedi-sekiz şiir kitabı vardır. Harika şeylerdir. Cemiyetimizin O’nu ve Tufan Yüce’yi tanımamaları acı bir kayıptır. Üzücüdür. O Orhan Babaoğlu’nun Tanrı şiiri bir zamanlar, içimin ışığı idi. Onun, Yassı Ada’da dahi çok yiğitçe konuştuğunu işitmiştim. Keşke stajınızı, onların yanında yapsanız. Bu insanlar, mümin insanlar. Dost ve aydınlık insanlar. İslam’dan nasipleri var. İslam, onları ışıklı ve sıcak eylemiş, işte bir çırpıda aklıma gelenler bunlar. Ben çok uzaklarda ikamete memurum. Çalışmalarınızı bekliyorum aziz Karabağizade. Sizi selamlar ve Sahib’e, Hakk’a emanet ederim. İsimleri geçen zevata hörmet, saygı, selam.

Fethi

Şimdi ben bu iki güzel mektuptan sonra, Fethi Ağabeyle ilgili bir rüyamı yazmak istiyorum:
Onu, 1977 yılında Hakk’a uğurladık. 1978 yılında Boğaziçi Yayınları arasında, DOSTLUK ÜZERİNE isimli kitabı çıktı. DOSTLUK ÜZERİNE, onun sohbetlerini, mektuplarını, yazılarını bir araya getire biri eser. Hatıralarını ve hakkında söylenenleri kitabın sonuna koymuşlar.
Ankara’dayım. Bu zarif derlemeyle eve döndüğüm akşam, adeta kolsuz-kanatsız kaldım. Kitabı bir türlü elimden bırakamıyordum. Hem onun yazdıklarını, hem de onun vefatı üzerine yazılanları sicim gibi gözyaşı dökerek okuyordum. Sesi hep kulaklarımdaydı. Sabah namazı için ezan okunurken kitap bitmişti.
Seccademi sanki yanımda o da duracakmış gibi serdim. Namazdan sonra gördüğüm rüya, unutulmaz derecede güzel bir rüya idi. Ömrümün en ürpertili, en manalı, en mübarek rüyalarından biriydi:
Rüyamda kar yağıyordu. İri ri, lapa lapa kar yağıyordu. Kar taneleri, gök yüzüne bir sonsuzluk rahmeti gibi ağır ağır iniyordu, milyonlarca, milyarlarca kar taneleri, üzerinde Fethi Gemuhluoğlu ağabeyimizin o sevimli, o güleç, o aydınlık yüzü vardı. Onun çehresiyle şekillenen iri kar taneleri usul usul örtüyor, güzelleştiriyordu.