Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Said Yavuz, ‘’Yüreğimiz Var Ama Yüreğimizi Dayayacak Bir Yer Yok’’

(Bir Nokta, Ekim 2007)

Dağlardan inen bir kurt sürüsü gibi şehrin içlerine doğru yayılan karın insanı zayıf kıldığı bir kış günü Çüngüş’te görev yaptığım okulun yokuşunun başına geldiğimde oldu bu hadise: İki şiir yazmışım, öğretmen evinin ırmağa ve mezarlığa bakan penceresinin yanında. Öğretmen evinin penceresinden göğü görmek için biraz eğilmeniz gerekirdi. Dağ kuşatmıştı çünkü orayı. Şiirlerim boylarını ölçsünler, ırmak yüzlerde kendilerini denesinler deyi büyük dergilerden birine gönderdi idim. Derginin saygın, kadim yazarlarından birine de şöylece güzel bir mektup döşemiş idim. Kasabadaki ahvali hem yalnızlığımı da üryan açmış idim o nağmede. Sonra az önce sizi getirdiğim yerde, o yokuşta şiirlerimin akıbetini sormakçün nicedir aramak için cüret ettiğim ama bu cüretlerimin boşa gittiği zamanları aşarak elim telefonun tuşlarına gitti. Sanırım elimde Frany ve Zooey vardı. O, insandan umudunu kesmiş adamın kitabı. Hüdai yokuşunun iki katıydı önünde durduğum. İnsan, gönlünün bir dal gibi kırıldığı anların ayrıntılarıyla maluldür. Her neyse. Telefonun ucundaki yaşlı, bilge, beni titreten ses, beni hatırlamadığını söyledi birden bire. Nasıl olur dedim, Çüngüş’ten kaç kişi bir mektup yazar size. Alındığımı anlayınca düzeltmek istedi: “Ben dün ne yediğimi hatırlamam.” Bir kez daha alındığımı görünce düzeltmek istedi: “Şiirleri hatırlamıyorum ama eğer dergide yayınlanırsa demek ki bana gelmiş ve benden geçmiştir.” O yokuşu çıkmadan yorulduğumu hatırlıyorum. Bir süre durduğumu bir yere bakakaldığımı. Soğuduğumu. Şimdi bu olayı hatırladıkça şiirime haksızlık ettiğimi düşünürüm. İkinci bir olay da Cağaloğlu yokuşunda olmuştu. (Yine yokuş!) Şiirlerimi okuyan şair, dergi editörü, şiirlerimle ilgili orta şeker açıklamalar yaptıktan sonra öyle şeyler söyledi ki; bu sözler karşısında elimdeki şiirler ifşa edilmiş sırlar oluverdi. Başı açılmış kızlar gibi, bıyıklarını kesmek zorunda kalmış bir eşkıya gibi sadrımın gizli alanlarına kaçıverdiler. Bana kendisini takip eden, kendisini dinleyen şairlerin asla şiirden kopmadıklarını, kendisinin bir şiir pusulası olduğunu uzun uzun anlatan ve benden bir intisap bekleyen şairin sözleri şimdi de hep şiirime haksızlık ettiğimin birer kanıtı oldular. O günden beri yazdığım şiirleri saklamak ihtiyacı bende hâsıl oldu. Unuttum onları ve sonra yeniden hatırladım. Kendi şiirini özleyen bir insanım ben. O yüzden uzaktan baktığınızda dağa çakılı bir gemiyi andıran o küçük kasabada yazdığım şiirlere sırları kendisini korkutacak bir derviş gibi uzak kaldım. Belki iki sene boyunca okumadım o şiirleri. Yeniden okuduğumda ise, kanımın çalkantısını, bütün çevre etkilerinden uzak, kimyasal bakışlardan azade yeniden duydum ve bunun için de ses’ten beni yoksun kılmayan Allah’a hamd ettim.

Niçin anlattım size bunları durup dururken. Dervişlikle devrimciliği harmanlayıp bize yeni bir şahsiyet armağan eden Nuri Pakdil’in biten baskısını ısrarla yapmadığı Bağlanma’sında bir güzel adamı tanımıştım. Beni sanat anlamında destekten ve yüreklendirmeden uzak kılan etkenlerin hepsini geçersiz kılmam çoktan göçmüş olan ama sözleriyle içimize göçen bu adamı tanımamla olmuştur. Edebiyata ve sanata yönelimimin her zaman bir sahihlik arayışı olduğunu belirtmem gerekir. Bu sahihliğin elifini mim’ini gördüğüm bu adam Fethi Bey’dir. Elbette bu sahihlik kaynağı tasavvufun ana damarından beslenmektedir. Nuri Pakdil’e “yabancılaşmanın sanat ve edebiyatla girdiği ülkemizden ancak sanatla ve edebiyatla uzaklaştırılacağı” nı söyleyen bu adam, yıllardır habersiz olduğumuz bir alanı bize işaret etmiş oluyordu. Türk edebiyatını derinden etkilemiş olan ve de hala tesirleri okunan Edebiyat dergisi ile devamında gelen Mavera’nın tohumlarını serpiştiren bu elin bu günkü yokluğu bir mefkûreden uzak, adlarını yıllardır görmezden gelenlere okutmaya çalışan grupların türemesiyle daha bir anlaşılmıyor mu? Pakdil, Bağlanma’da Edebiyat dergisinin çıkış fikrinin, ona bağlılığın somutlaştığı dönemlerde ortaya çıktığını ifade eder. Gecenin ilerleyen saatlerinde içlerini onarmak üzere gittikleri Hacı Bayramı Veli ziyaretlerinin dönüşlerinde gür sesle, Ortadoğu’dan, Afrika’dan, Türkmenistan’dan söyleyen Fethi Bey, Nuri Pakdil ve arkadaşlarının Yerli Edebiyat eksenini oluşturmuştur. Yazmayı bir ibadet aşkıyla tutkuya dönüştüren şey onun yüreklendirmeleridir. Çünkü şairin şiiri, yazarın yazdıkları onun ibadetidir ona göre. “Kelimelerle kurar insan cennetini, kelimelerle yıkar” diyen Pakdil’in beslendiği kaynak işte burasıdır. Genç yazarlara Nuri Bey’i okuduktan sonra mutlaka yazma iştahı uyandırması neden acaba? Onun çağdaşı ve fikirdaşı kimi yazarlarda bunu göremeyiz. Pakdil’in davası onu bir isim olarak dava gütmekten azat ettiği için o şimdi bir isimdir ve de gençler onu okudukça kalemlerini açarlar. Cümleleri arasından yükselen umut, buhrana eyvallah etmeyen tavrı bağlanmasından başka bir şey değildir. Fethi Bey’in Dostluk Üzerine konuşmasını okuyanlar yukarda sorduğum sorunun cevabını orada bulacaklar. Her an bir goncanın patlaması, bir ırmağın taşması bir vakti mübarekeye olan sarsılmaz inançtır.

Yazmak Bir Mucize çıktığında da belirtmiştim bir yerde: Günümüz genç edebiyatçı kuşağı çok önemli üç sacayağından mahrum kendi cehennemiyle boğuşuyor: Fethi Bey yüreklendiriciliği, Pakdil disiplini, Zarifoğlu estetiği. Marifetin iltifattan yoksun olduğu günleri, marifetin ne olduğunu ölçenin kalmadığı günler takip etti. Fethi Bey’e yeniden dönüş gövdesiyle birlikte ustalığını da toprağa götüren sanatçının ondan sorulacağını bize haber veriyor.

“Yüreğimiz var, var ama yüreğimizi dayayacak bir yer yok” diye söyletirmiş bir kahramanına Plautus. Pakdil diyor ki, “İşte o yer oluyordu kendisini tanıyanlara Fethi Ağabey”. Yüreklerin gelip dayandığı onun evrensel yüreği, şimdi küçük sinelerimizde bir aşk olarak çarpmaya devam ediyor. Bu çarpıntı bizi devrime ve dervişliğe, engin yürekliliğe, içimizin gizli odalarına kaçmış şiirlerimizin yeniden ve gürleyerek yeryüzüne çıkacak oluşuna dair inancımızın menfezi olmayı sürdürecek…