Rasim Cinisli, “Ağabeylerin Ağabeyi Fethi Gemuhluoğlu”

Bizim kültürümüzde “ağabeylik” bir nevi müesseseleşmiştir. Gençliğin yetişmesinde aile kurumu kadar belki ondan da fazla öğretmenlerimizin, hocalarımızın ve de ağabeylerimizin etkisi büyüktür.

Öğretmenlerimiz, hocalarımız eğiticidir, öğreticidir. Onlarla gençler ders yaparken veya ders sonrası akademik bir çizgide faydalanırlar. Ama ağabey dediğimiz kimseler dert ortağıdır. Günlük hayatta hemen her alanda üniversitede, camide, derneklerde birlikte olabilirler. İyi niyetli, iyi yetişmiş ağabeyler kendilerinden daha genç olan dostlarına destek olurlar. Onların sorunlarını çözmede yardımcı olurlar. Gençler, öğretmenlerine, hocalarına çoğu zaman anne babalarına açamadıkları özel durumları dostluğuna güvendiği ağabeylerine açabilirler. Onları sır ortağı yapabilirler.

Büyük şehirlerde özel veya sosyal olaylar karşısında gençler çoğu zaman doğru değerlendirmeler yapamayabilirler. Böyle günlerde kendilerinden daha tecrübeli, bilgili, ağabeylerinden yardım alabilirler.

Benim hayatımda ağabey dediğimiz bilgili, görgülü, terbiyeli, ülkücü isimlerin yeri büyüktür.

27 Mayıs 1960 darbesi öncesi ve sonrası üniversite olayları içinde darbeci olmayan benim gibi gençler horlandı, dışlandı, hatta linç edilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar.

Ne yapacağımızı bilemez halde iken milliyetçiler derneğinde tanıdığımız Nevzat Yalçıntaş, Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, İsmail Dayı, Mehmet Emin Alpkan, Galip Erdem gibi ağabeylerimiz bizi korudular, himaye ettiler. Her biri o günlerin zorlu, çetin, tehlikelerle dolu ortamında cesaretle, hasbi olarak bizlerle beraber darbecilere karşı mücadele ettiler. Gençlerin dostu, akıl hocaları oldular.

Ben Fethi Gemuhluoğlu ismini ilk defa Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş (o zaman asistandı) ve kıymetli yazar Ergun Göze’den duymuştum. Fethi Ağabey ile ilgili anılarını hayranlığa varan bir saygı ve sevgi ile tazeliyorlardı. Fethi Gemuhluoğlu’nun gençleri nasıl test ettiğini, gelecek gördüğü gençlere nasıl yardımcı olduğunu çeşitli örnekler vererek anlatıyorlardı. Anlattıklarından dersler çıkarıyorlar, bizleri de o derslere ortak ediyorlardı.

Nevzat Yalçıntaş ilk tanışmasını güle söyleye anlatırken demişti ki: Ben 20’li yaşlarda tanıdım Fethi Ağabey’i, bana ilk suali “Sen hiç âşık oldun mu?” oldu. O anı hiç unutamam, utandım, sıkıldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Yalan da söyleyemedim. Meğer Fethi Ağabey gelecek gördüğü her gence aynı soruyu sorarmış. Sonradan anladım ki; Fethi Ağabey bu sualle “Kalbin yumuşak mı, sevmesini biliyor musun?” demek istiyor. Gençlerin fıtri özelliklerini anlamak için çarpıcı sorular sorarmış. Beğendiği, sevdiği gençleri de sonuna kadar takip eder, onun haberi olmadan bile o gencin geleceğini hazırlamak için çevresini kullanır zemin hazırlarmış. Birçok gencin üniversitelerde asistan olmasını sağlamış. Fakültesini bitiren gençlere iş bulmuş, çok sayıda öğrenciye burs vermiş. Yurt içi, yurt dışı eğitimleri için ömrünü bu gençlere vakfetmiş.

İşte Fethi Ağabey, ağabeylerin de ağabeyi olmuş bilge, üstün karakterli, şefkatli, cömert, mütevazi aynı zamanda saygın bir otoriteye sahip bir kişilikti. Severken döven, döverken seven; candanlığından, samimiyetinden iyi niyetinden şüphe edilmeyen bir ağabeydi.

Benim Fethi Ağabey ile tanışmam da 27 Mayıs darbesinin yaşattığı korkulu, baskıcı zorba yönetimin döneminde oldu. Darbeciler on yıl başbakanlık yapmış Adnan Menderes ve iki kıymetli bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan’ı idam etmişlerdi. Üniversiteleri ve gençliğini acımasızca kullanıyorlardı. Öğrenci dernekleri darbecilerin emrinde mitingler yapıyor, ateş topu gibi değdiği yeri yakıyorlardı.

İşte böyle bir ortamda milliyetçi, mukaddesatçı gençler olarak mücadele etmeye karar verdik. Önce mensubu olduğumuz İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrenci Cemiyetini almak istedik. Zorlu bir mücadeleye giriştik.

Biz milliyetçi, ülkücü kısacası darbeci olmayan üniversite öğrencilerini organize etmeye çalışıyorduk. Grubumuzun adı “Hür hukuklular” idi. Karşımızda, dışarıdan CHP teşkilatından yöneticilerin ve milletvekillerinin desteklediği, fakülte içinde ise Prof. Tarık Zafer Tunaya ve Prof. İsmet Giritli gibi devrimci hocalarımızın da desteklediği “Devrimci Hukukçular” ve “Çağdaş Hukukçular” grubu vardı. Onlar bizi gerici, kuyruk (Demokrat Parti’yi destekleyen), düşük diye aşağılamaya çalışıyorlardı. Bizi destekleyen kimsemiz yoktu. Kişisel gayretlerle zorlu bir mücadele haftalarca, aylarca sürdü.

Sonunda kongre İstanbul’un Spor Sergi Sarayında yapıldı. Kongreye CHP’liler ve darbeciler arabalarla grup grup öğrenci taşıdılar. Bizim böyle bir imkânımız yoktu. Onlardan çok daha büyük bir çoğunlukla kongreye katılacağımızı hayal bile etmemişlerdi. Karşı grup kongre başkanlığına Tarık Zafer Tunaya’yı teklif ettiler, bizim de hocamız olduğu için itiraz edememiştik. Tunaya kongre başkanı seçildi ama karar alma çoğunluğu bizim elimizdeydi. Disiplinli ve çoğunlukta olduğumuzu görünce şaşırdılar, hırçınlaştılar. Seçimi kazanma gücümüz vardı, darbeciler bu gücümüzü görünce mızıkçılığa başladılar. Kavga gürültü yaparak kongreyi dağıtmak istediler. Danışıklı dövüş olan bu manzarada kongre başkanı kongreyi hukuka aykırı olarak erteledi.

O günkü karmaşada enteresan bir şey daha oldu. CHP milletvekillerinin, öğrenci dernek ve cemiyetlerini yönlendirdiği yaygın bir rivayetti. Ben de bizim kongremiz sırasında bu tür bir müdahale olduğu kuşkusuyla salonun koridorlarını kolaçan ettim. Baktım hakikaten karşıdan fötr şapkalı, kravatlı, giyim kuşamı milletvekiline benzer dört kişi geliyor. “Hah! Tamam. Bunlar CHP milletvekilleri…” diye düşündüm. Önlerine çıktım ve ortadaki beye sert bir şekilde hitap ederek sordum: “Siz kimsiniz?” Ses çıkarmadılar. Tekrar ve daha sert şekilde, “Siz vazifeli misiniz? Yani emniyetten misiniz?” dedim. “Hayır!” dediler. Bu sefer daha da yüklendim “Siz ne arıyorsunuz burada? Utanmıyor musunuz öğrenci dernekleriyle uğraşmaya? Burası siyaset yeri mi? Siyaset yapacaksanız gidin Meclis’te yapın!” Adamlar hiçbir şey söylemediler, ben de bırakıp kongreye döndüm. Ertesi gün Marmara Kıraathanesi’nde otururken bir arkadaş yanıma gelip “Fethi Ağabey seni çağırıyor.” dedi. Ben Fethi Gemuhluoğlu Bey’in ismini biliyordum ama hiç yüz yüze gelmemiştim. Hakkında duyduklarımdan ötürü ona karşı bir muhabbet ve saygı vardı içimde. Fethi Bey’e gitmek için arkadaşımın peşine takıldım. Gide gide Spor Sergi Sarayı’na vardık. Odaya girdik ki ne göreyim: Benim dün kongre salonunda kovduğum bey müdür makamında oturuyor. Bu zat beni görünce yerinden kalktı, sevgi ve heyecanla kollarını açarak: “Gel yiğidim, aslanım! Dün kınından çıkmış hançer gibiydin. Gel seni alnından öpeyim!” dedi, beni kucakladı ve alnımdan öptü. Ben iyice şaşırdım tabii. Meğer Fethi Bey Spor Sergi Sarayı’nın müdürüymüş. Kongreyi izlemek için gelen Emniyet Birinci Şube Müdürü Hilmi Bey ve yardımcılarına Sergi Sarayı’nı gezdiriyormuş. Ben de o gün Halk Partisi milletvekili sanarak Fethi Ağabey ve Hilmi Bey’i azarlamışım. Fethi Bey beni oturttu, çay söyledi, sohbet sırasında yedi sülalemi saydı. Tanpınar’ın kitabından okumuş, sorup soruşturmuş beni. Fethi Ağabey üstün karakterli, çok zeki, hafızası güçlü, kültürlü, filozof ahlaklı bir entellektüeldi. Heyecanımı gizlemeye çalıştım; onu tanıdığıma çok mutlu olmuştum.

Böylesi hoş, unutulmaz hatıra olarak yaşadığım bu tanışıklıktan sonra Fethi Ağabey ile daha sık ve dostane beraberliklerimiz oldu, her birinden mutlu ve yeni şeyler öğrenmiş olarak ayrılırdım.

Fethi Gemuhluoğlu ve onun gibi sıra dışı örnek insanları sevmek, onlarla beraber olmak kolaydır. Fakat bu üstün yetenekli kimseleri doğru ve tam manasıyla anlatmak kolay değildir. Bu tür yeteneklerin derununa inmek, onların dünyasını bilmek kolay değildir. Fethi Ağabey’i tanımak ve tanıtmak için onun ruh dünyasına girmek, iman yaylasında dolaşmak, tasavvuf zirvesinden alem’i seyretmek lazımdır.

Bizim gözümüzle bakıldığında; Fethi Gemuhluoğlu, hoşgörülü, keskin ferasetli, irfan zenginliği ile donattığı zekasını doğru kullanan ve zamanı çok iyi değerlendiren inanmış bir Müslümandı. Tasavvufi manada kulluğunu idrak etmiş bir mümindi. Fethi Ağabey her zaman ve her yerde doğruyu yanlıştan ayıran cesur bir dost idi. Hikâye edilir ki; kendisine itirazı hiç sevmeyen üstat Necip Fazıl dini bir konuda hüküm ihdas edince, itiraz Fethi Bey’den gelir “Üstat siz küfre karşı koymaya memursunuz, hüküm ihdas etmeye değil.” der.

1975 yılında bir dost meclisinde “Dostluk üzerine” yaptığı konuşmanın içeriğini daha sonradan dostları kitaplaştırmışlardır. O konuşmadaki mana zenginliği çeşitli tefsirlerle kaleme alınmıştır. Fethi Ağabey ömrünü dostluk üzerine kurmuş bir alperendi. Dost arayanlara bayraktarlık yapmıştır.

Onun sunduğu cümleler ve sözler Fethi Gemuhluoğlu’nun kimliği gibidir:
“Ben şimdiye kadar herkese evliya imiş gibi muamele etmekten hiç zarar görmedim.”
“Bir dağ başında, bir ağaçla baş başa kalsam o ağaca âşık olurdum.” derken “Yaratılanı sev Yaradan’dan ötürü” der gibi.

Fethi Ağabey ile görüşen tanışanlar hayranlıklarını gizleyemezlerdi. Sözlerinden sohbetlerinden taşan engin kültürü muhatabını etkilerdi. Sevenleri ve dostları ondan ısrarla “hatırat” yazmasını isterlerdi. Çeşitli yazılar ve makaleler yazmasına rağmen ne hikmetse hatırat yazmadı. Bahanesini de güzel bir gerekçeye bağlar, şaka yollu derdi ki “Rabbim Peygamberine bile “ikra”, “oku” dedi, “yaz” demedi ki.”

Ankara’da milletvekili olduğum yıllarda Fethi Ağabey Milli Eğitim Bakanı Cihat Bilgehan’ın özel kalemini yönetiyor ve bakan danışmanı olarak görev yapıyordu. Bilgisi ve dirayeti ile milli eğitim politikalarına etkili oluyor, kaliteli gençliğin yetişmesi için çalışıyordu.

Benim Osmanlı Hanedanının yurda dönmesi ile ilgili meclisteki çalışmamı çok beğenmiş ve memnun olmuştu. İstanbul’da son görüşmemizde demişti ki: Rasim, sen yeniden milletvekili olmayı istemedin ama benim gönlümün ebedi milletvekilisin.

Fethi Ağabey irfanı, zekâsı, hoşgörüsü ve tefekkürü ile gerçek bir gönül ve hizmet adamıydı. Dostluk ve sevgi üzerine kurulu ömrünü doğruyu, güzeli, hakikati arayıp araştırmaya, halka ve Hakk’a hizmete, özellikle gençlere ve eğitime adayan; muhabbet, dirayet, muaşeret bilen, derviş ahlaklı, Yunus bakışlı, hikmet ehli, sırasında celalli ve cesur bir kişilikti. Bu vasıfları ile dikkat çeken, kendi kimlik ve kişiliği ile makam oluşturan, iz bırakan bir sağlam karakterdi.

Makamı cennet, Ruhu şad olsun…