İbrahim Yarış , “Fethi Gemuhluoğlu ve Türküler”

Fethi Gemuhluoğlu ve Türküler

(Yitiksöz, Mayıs-Haziran 2026)

“Müşahhas olarak yürek, mücerret olarak gönül”

Bazı insanlar, aramızdan ayrıldıktan sonra da konuşmaya devam eder. Sesleri yoktur fakat sözleri canlıdır; işaret ettikleri yer belki daha iyi anlaşılır, daha çok açığa çıkar irtihallerinin ardından. 

İrfan Fethi Gemuhluoğlu, bu büyük adamlardan biridir. 1977’de aramızdan ayrılsa da Fethi Gemuhluoğlu; insanı merkeze alan fikirleri, hikmeti ve sanatı önceleyen bakışıyla olduğu kadar köklerle kurduğu derin bağ ve sahici ilişkileriyle de dillerde, gönüllerdedir.

Onu anlamak için yalnızca yazdıklarına değil hangi sorunları dert edindiğine bakmak gerekir. Zaten o, değme yazarlara taş çıkarmasına rağmen bir yazı adamı olarak öne çıkmaz. Daha ziyade düşüncelerini hayata geçirmek üzere yola çıkan bir eylem adamıdır.

Türküler de onun işaret ettiği yerlerden biridir. Söz ve sazın halkın dilinden nakşedilerek bir hafıza ve tarih oluşturduğunu en iyi özümsemiş kişilerdendir. Bu vesileyle ilgili Türk müziği konservatuarı açılması yönündeki gayretlerine de değinmek gerek, şahitlerince malumdur. 

İrfan Fethi Gemuhluoğlu Anadolu’nun kahrını yüklenmiş; “ana” demiş, “baba” demiş, “ata” demiş, “can” demiş, “canan”demiştir. Ayrıca onu ‘’ağabey’’ yapan misyonu ile de hayatı boyunca Anadolu’nun bağrından bir çiçek misali kopup gelen gençleri himaye etmiş, sarmış sarmalamıştır. 

Elinden tuttuğu bu gençlerin her birinin mürüvvetini bizzat kendisi göremese de günümüzde tüm Türkiye gördü ve görmektedir. Her konu ve nesne ile sahici ilişkiler kuran Fethi Bey“Anadolu” diye özetlemeye çalıştığımız kendi doğal coğrafyamızın ezgilerini de yine kendi yaklaşım biçimi, felsefesi ve olmazsa olmaz “gönlü” ile anlatmıştır bir yazısında. O, mızrabın her dokunuşunda bir medeniyet değerinin gizli olduğunu; insanı, kaderi, Tanrı’yı, hayatı ve ölümü oradan yola çıkarak kavrayacağımızı anlatmaktadır.

“Türkülerde ve şarkılarda şiir var, hikmet var, yaşama kuralları var. Türkülerde ve şarkılarda ahlak var, töreler var, gelenekler var. Ve asıl en mühimi, yüreğimiz ve gönlümüz var. Müşahhas olarak yürek, mücerret olarak gönül var. Süfliyettenulviyete kadar beşerin namütenahiler arasındaki raksında, günahlar gibi, sevaplar gibi türküler ve şarkılar var. Onların masalları var. Hikâyeleri var…”

1959 yılında kaleme aldığı Türkülere Merhaba yazısı, bu bakışın en duru ifadelerinden biridir. “Türkülerle hüznümüz Allah’adır bizim” diye de ekler.  

Bu ifadede Yusuf Suresi’ne bir telmih vardır: 

“Yakûb da şöyle dedi: Ben acımı ve kederimi ancak Allah’a arz ediyorum.” 

(Yusuf- 86)

Fethi Bey’in türkü ile hüznü birlikte anması tesadüf değildir; o, insanın bu dünyada bir “gurbet içinde” olduğu kanaatini taşıyan irfan ocaklarının bakışını dile getirmektedir. Hz. Yakup (a.s.)’unduasına atıfta bulunarak, gurbet ve özlemin sembolü bir baba ve peygamber üzerinden, hüznün, hasretin aslında bütün insanlığın ortak kaderi ve ortak duygusu olduğunu ifade eder. Türkülerdeki hüzün, onun dünyasında koyu bir karamsarlık değildir. Hüzün, adresi olan bir duygudur. Dua ile yan yana durur. Yanar ama savrulmaz. “Türkülerle de hüznümüz Allah’adır” derken kastettiği budur. Bu ifade, onun inançla kurduğu ilişkinin de özeti gibidir: sessiz, derin ve vakur.

Fethi Gemuhluoğlu için türkü salt bir müzik türü değildir. Ne folklor ne de epik, estetik bir olgu. Türkü, insanın başına gelenlerin sesidir. İnsanın ta kendisidir.

Yaşanmışlığın, yanmışlığın, sabrın ve bazen de tahammülsüzlüğün takatsizliğin dilidir. Aşk, ayrılık, kıskançlık ve ölüm… Türküler bütün bu hâlleri dile getirir ama bir ölçüyle. Sevda hoyrat değildir. Ayrılık geldiğinde ağıt yakılır ama edep terk edilmez. Ölüm bile türküde son değildir, kalanlara bırakılmış bir busedir.

Gemuhluoğlu’nun tavrı burada hissedilir. O, insanın hem ince ve yüce hem savruk ve aceleci taraflarını birlikte görür. Türküler de böyledir. İnsanı bütün olarak kabul eder ancak illa ve mutlaka hikmete, irfana yönlendirir. Ortada bırakmaz; adressiz,çatısız, sahipsiz… 

Bugünkü sanat anlayışı yazık ki önce “birey” diyerek insan kavramının içini boşaltır ve onu hiççiliğe sevk eder. Hazza yöneltir ve bir adres “gösteremediği” hâlde, bilerek göstermediğini, seçenek sunduğunu iddia eder. Sonrasında Asya’da yaşam gurusu ararken, minimalist arayışlar, natüreltalepler peşinde koşarken bulurlar kendilerini; yaşadıkları topraklardaki bilge insanları, ermişleri, görmeden. 

Yazık ki füze, F-35 ve uçak gemisinden önce dil ve kültür ile işgal ettiler ülkeleri. 

Medeniyetimizin vurguladığı insan “âlemin çekirdeği”olarak kabul edilir. Bu tanımlamayı anlatacak, anlayacak insana hasret kalmak ne kötüdür insanın sömürüldüğü zamanlarda. 

O unutulmaz yazısında Yemen ve oradaki büyük tragedyaya dikkat çeker ve o destansı türküye yer verir:

Gitme Yemen’e Yemen’e

Yemen sıcak dayanaman

Tan borusu er vurulur 

Sen cahalsın uyanaman

Bu bilinci anlamak, anlamlandırmak için ne yiğitler toprağa düştü. Vicdani ret saçmalığını bile yaymadılar mı kötü emelleri,kirli ve kanlı hesapları için?.. Gazze’de, Yemen’de öldürülen çocuğa anlatın bakalım neymiş vicdani ret…

Han Duvarları şiirinde yankılanan, verem hastasıyken ölensavaş gazisi Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın hikâyesi dizelere yansımışken kim, nasıl türkülere bigâne kalabilirdi ki? Rahmet olsun koç yiğide.

On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben

Fethi Gemuhluoğlu, yazısında bu şiirden bahsetmemiştir lakin onun yaşadığı dönemin arka planını yansıtması bakımından bu şiire yer verdik.  Çünkü onun babası da savaşa gidip hiç haber alınmadan 7 yıl sonra dönebilmiştir. Böyle bir kadının oğludur. Öte yandan Maraş’a olan “özel” muhabbetinden dolayı da bu şiire yer vermek bir gerekliliktir kanaatimizce.  

Aslında Gemuhluoğlu, mekânları bir coğrafya bilgisinden ibaret görmez. Onlar, insanın bu topraklarla kurduğu ilişkinin tanıklarıdır. Türkü söylenirken sadece bir nağme dolaşmaz ortalıkta; bir medeniyet mefkuresi canlanır. Balkanlardan Anadolu’ya, Kafkaslardan, Afrika ve Türkistan’a uzanan geniş bir coğrafyada, aynı sesin, aynı sözün farklı kelimelerle konuşması bundandır.

Bu yönüyle Fethi Gemuhluoğlu, türküler aracılığıyla kendi medeniyet coğrafyasını yeniden inşa etmek gayretindedir. Doğal bir aidiyet duygusudur bu. Fakat coşkundur, cerbezelidir. Zira insan, sesini tanıdığı yerde yabancı kalamaz. Türküler sustuğunda ise insan, yaşadığı toprakta misafir gibi dolaşmaya başlamaz mı? 

Köşe yazıları yazdığı Arapkir Postası’nda “Âşık Fehmi’ye Açık Mektup” başlığı ile bu ozandan Fransa’nın Cezayir’in işgali ile ilgili bir koşma ister. Âşık Fehmi bu talebi karşılıksız bırakmaz ve hemen yerine getirir. 

Bu iki anlamlı hareket aslında insanımızın imparatorluk bakiyesi olduğunu kanıtlar niteliktedir. Nasıl olmasın ki? Cezayir menekşesi diye bir çiçeğimiz bulunmakta, mehter ve türkülerde Cezayir konu edilmektedir. Türkü ve mehterlerde geçen Cezayir, Osmanlı’nın Akdeniz’deki seferlerini ve uzak diyarlara giden askerlerin gurbet duygusunu simgeler. Bu hafızanın tarihsel temelinde ise Cezayir’i Osmanlı hâkimiyetine kazandıran Barbaros Hayreddin Paşa bulunur.

Cezayir’e gider iken
Yolda kaldım ağlar iken
Yâr elinden ayrılalı
Ben neyleyim güler iken

Türküler tarihe atılan imzalardır. Bundan altmış yıl evvel bir ozana Cezayir’i dert edinme fikri aşılanmışsa onun iz düşümleri bugün hâlâ kendini göstermektedir. Ülke sınırları içerisinde yaşayan “helal süt ile beslenen” insanımız; Gazze, Doğu Türkistan, Suriye, Irak, Çeçenistan, Bosna, İran, Venezüella, Yemen gibi sayıları çok olan mazlum beldeler hakkında şairane söz söyleyecek kudrettedir.

Onu tanıyanlar, onunla yolu kesişenler iyi bilir ki bu aziz insan, fikirlerini insanlara emanet etti. Türküler de bu emanetin bir parçasıdır. Çünkü türkü; insandan insana geçen bir sestir, ışıktır, soluktur. Yazı gibi sabit değil canlıdır, dolaşımdadır her daim.

Bugün türküler hâlâ söyleniyor, ses var ama bağ kopuk. Tam da bu noktada Fethi Gemuhluoğlu’nun yazısı yeniden okunmalı,analiz edilmelidir.

Türküler hâlâ aynı yerde, coğrafya hâlâ yerinde duruyor.

Mesele, bu sesin ruhuna agâh olup olmamaktadır.

Biz de Fethi Ağabey’e şu dizelerle seslenmek istiyoruz:

Âlem çiçek olsa arı ben olsam 

Dost dilinden tatlı bal bulamadım!