Namık Açıkgöz, “Halil Açıkgöz’ün Kaleminden Fethi Gemuhluoğlu

HALİL AÇIKGÖZ’ÜN KALEMİNDEN FETHİ GEMUHLUOĞLU

Halil Açıkgöz, 1971 yılında, üniversite tahsili için İstanbul’a gitti ama onun İstanbul sadece bir üniversite tahsili yapılan yer değil, bir medeniyet merkezi idi. O, sanki İstanbul’a sade tahsil için değil, büyük bir medeniyetin merkezinde, o büyük medeniyetin izlerini sürmek için gitmişti. İstanbul’a vardığı andan itibaren içinde bulunduğu muhitler hep medeniyetin izin süren muhitlerdi. Bu muhitlerden birisinin merkezinde Fethi Gemuhluoğlu vardı. Daha önceki neslin ve Halil Açıkgöz neslinin “Fethi Ağabey”i olan Fethi Gemuhluoğlu, Anadolu irfanıyla yoğrulmuş ve büyük medeniyetimizin mütecessis ve meraklı evlatlarına el uzatan bir ağabeydi. Halil Açıkgöz de İstanbul’a vardığı ilk yıllarda Fethi Ağabey hâlesine dâhil olmuş bir gençti. Fethi Ağabey’in görünüşte mütevazı ama aslında çok büyük dokunuşlarla yönlendirdiği irfan hayatına dâhil olan Halil Açıkgöz, zaman buldukça ve çoğu zaman da ona gitmek için zaman bularak Fethi Ağabeyçevresindeki irfan halkasına dâhil olmuştur.

5 Ekim 1977 günü Fethi Ağabey’in vefatını, öğretmen arkadaşlarından duyan Halil Açıkgöz, “Söz uçar yazı kalır” fehvasınca, o gece hemen Fethi Ağabey ile ilgili hatıralarını ve tespitlerini kaleme almış. 

Halil Açıkgöz, sohbetlerimizde, birkaç defa Fethi Ağabey ile ilgili yazdıklarından söz etti ama metni görmemiştik. Onu 25 Kasın 2019 günü ebediyete uğurladık. Sevgili Hayri Ataş kardeşim, onun terekesine mukayyet olma işini üstlendi. Kitaplarını, defterlerini ve muhtelif evrakını derleyip toparladı. Bu derleyip-toparlama esnasında, onun, Fethi Ağabey ile ilgili notunu da buldu. İşte bu notlar, o notlardır.Fethi Ağabey’in muhterem oğulları Ali ve Selman bey kardeşlerimizin muvâfakatları, İmdat Avşar kardeşimizin himmetleriyle bu yazı okuyucularla buluşuyor. Yazıda, parantez içindeki ilaveler, tarafımdan yapılmıştır.

 

    FETHİ AĞABEY 

    Halil Açıkgöz

     5.10.1977 Saat: 23.00

    İnanmak çok güç. Bugün müdür beyin odasında hocalar konuşuyorlardı. "Fethi Gemuhluoğlu göçmüş" dediler. Şaşırmış kalmıştım. Hemen soramadım. Bir an, başka bir Fethi Bey'in haberi olmasını temenni ettim ama değildi. Göçen Fethi Gemuhluoğlu'ydu.

    Fazla bir şey soramadım. Hem yeni tayin edilmiş bir hocanın yaşlı başlı, tecrübeli hocalar arasında pat diye ortaya çıkması doğru bir hareket olmaz diye düşündüm. Sonra bir yeni yetmenin Fethi Bey hakkında tecessüs göstermesi, yanlış anlamalara da sebep olabilir diye aklıma geldi. Sadece "Bugün mü?" şeklinde sormak geldi aklıma. "Evet" dediler. "Trafik kazası filan mı? Yoksa..." diye tekrar sordum. "Normal bir ölüm" dediler. Odadan sessizce ayrıldım.

    Evet, Fethi Ağabey bir vak'aydı. Tanıyanlar, tanışanlar ve muhibbanı nezdinde makamı kolayca elde edilemeyecek bir yerdi. Onunla bir iki cümle de olsa konuşabilmiş olanların ne kadar müstefid olduklarının bilenler çoktur. Eğer Onun dünyasına bir ezel aşinalıkları varsa.

    Maksadım, şu kırık dökük cümlelerimle, ne onu tasvir etmek, ne de yaşadığı iç alem zenginliğini anlatmaktır. Onunla alakalı şahidi olduğum birkaç vakayı nakledeceğim. Bir vazife şuuruyla, bir yaşama bedeli olarak, o kadar.

    1974 senesinin son aylarına doğru hemşehrim olan iki kız arkadaşımla Ergun Göze Ağabeyimizin yazıhanesine gitmiştik. Kız arkadaşlarımdan birisi (Sema Karayel), vilayetimizde kurulan BÜD şube başkanının kardeşiydi. Vilayetimizde milliyetçi hareketlere fayda temin etmek mülahazasıyla Ergun Ağabeyden bir konferans vermesini istirham edecektik. Yazıhaneye girdiğimizde Ergun Ağabeyin masasına oturmuş, ortadan biraz daha kısa boylu ve boyuna göre biraz şişmanca birisiyle karşılaştık. Telefonun başında yaşından ve vücudundan umulmayacak derecede çevik, kıpır kıpır birisiydi. Ben daha önce kendisini uzaktan gösterdikleri için ve hakkında epey şeyler duyduğum için gıyaben tanıyordum. O güne kadar hiç karşılaşmamıştık. 

    Yazıhanede Ergun Ağabey yoktu. Babası Basri Bey Amca vardı. Birazdan geleceğini söyledi ve biz beklemek maksadıyla birer sandalye bulup oturduk. Tam o sırada içeriye Ergun Ağabey girdiler.

     Meseleyi anlattık ve o sırada telefonundan fırsat bulan o şahıs bizlere döndü ve erkek olduğum için evvela ilk suali bana sordu. İsmimi, manasını falan. Bana daha önce anlattıkları için haline, üslubuna bir nebze hazırlıklıydım. Ben ismimin manasının "Dost" demek olduğunu söyleyince "Halilullah nedir?" dediler. Hem peygamber olarak hem de mana olarak söyleyince, "Sen mi Allah'a dost oldun, yoksa Allah mı seni dost seçti?" diye sorunca ben biraz tereddütle "Elbette dost seçen O'dur, bizim elimizde bir şey yok" dedim. Hemen o sırada Ergun Ağabey söze karıştı ve beni tanıttı. Bunun üzerine iltifatlar edip hemen kız arkadaşlara döndü. Sema'ya ismini sordu. Memleketini sordu. "Manisa'da hangi evliyaları biliyorsun?" diye sordu. Cevaplarının arkasından, "Bu dünyaya gelmekten memnun musun? Hiç aşık oldun mu? Sen iyi bir insan mısın?” gibi sualleri peş peşe sorup kısa cevaplar aldıktan sonra diğer kız arkadaşa benzeri sualleri sordu, ondan da cevaplarını aldıktan sonra bana dönerek "Ağabey bu kızda iş var. Buna sahip ol. Zorlu ama erkek kız" diye nasihatte bulundu. Ben de benim elinde bir şeyin olmadığını, konuştuğumuz meseleler etrafında eğer bir insan olacaksa bunun kendi ihtiyarında olduğunu söyledim.

     Ergun Ağabeye dönerek "Bu çocukların işini yap. Sevdim bu çocukları..." dedi. Ergun Ağabey de işlerinin çokluğuna rağmen bize konferans gününü verdi ve tekrar haber beklediğini söyledi. Biz de teşekkür ederek ayrıldık.

     Diğer kız arkadaşın yüzünde hiçbir emare yoktu, ya dışına aksettirmiyordu ve behresi yoktu. Anlamak mümkün değil. Ama Sema tam bir anafora tutulmuş gibi şaşkın ve cezbeli idi. Fethi Ağabeyin havasından çıkar çıkmaz karşılaştıkları kendi gerçekleri karşısında bir şok geçirmesinler diye onları yavaş yavaş kendi hallerine döndürmek için biraz telkinatta bulunduktan sonra Fakülteye doğru yola çıktık.

      Fethi Ağabeyin sualleri ve konuşması işin hakikatine biraz aşina olanlar için bir girdaptı. İnsanı şaşırtıyordu ama bu şaşkınlık kelime oyunlarından değil insanın aklına hayaline gelmeyecek kendi hakikatlerine ait suallerin birdenbire karşısına çıkması neticesinde doğan bir şaşkınlık. Bir nevi imtihandı, neyden ve niçin imtihan olduğunu bilenler için bir imtihan.

     Yine başka bir gün, hemen hemen iki sene sonra bir arkadaşımla Türkpetrol Vakfına gitmiştik. Orada başkandı, talebelere burs, iş gibi imkanlar temin ediyordu. Arkadaşım ta Ankara'dan kalkıp gelmişti ve bir tavsiye üzerine gelmişti. Fethi Bey'in yerini bildiğim için bana gelmişti. Telefon edip randevu aldık ve akşam üzeri saat 5'e doğru gittik. Bizi bekleyeceğini söylemişti çünkü.

     Dairesine vardığımızda odası bir hayli kalabalıktı. Yer gösterdi ve oturduk. Ben meseleyi kısaca özetledikten sonra durdum. Arkadaşıma döndü ve aralarında şu muhavere geçti:

     --Adınız nedir?

    -- Hayati !

    -- Benimki de Memati ! (Memat ölüm, ölmek demekti. Hayati de dirilik, yaşamak. Hatta hayat-memat meselesi, ölüm-kalım meselesi gibi kullanışları vardır. Ben hemen bu imajı düşündüm.)

     -- Parmağında yüzük var. Nişanlı mısın?

     -- Evet

     -- Nereli nişanlınız?

     -- Balıkesirli 

     -- Balıkesir'in balı mı kesir, insanı mı?

      Arkadaşım biraz tereddütle:

     -- İnsanı !

     -- Aferin sana.

     Bana dönerek:

     -- İş var bu adamda. Seninle geldiğine göre yolunuz aynı kapıya çıkıyor galiba dedi. Ben de tasdik ettim. Arkadaşım ders durumunu, son hakka gireceğini ve bir takım idari meseleleri anlatınca,

     -- Oğlum niçin kendine ve insanlara zulmediyorsun? Hocaların komünist diye onlara karşı geliyorsun? Bu, Allah'ın işine karşı gelmektir, isyandır. Sonra onlar hocan mevkiinde. Bak, İTÜ'de Leninciler-Maocular birbirine girdiler. Annemin bir sözü vardı, hiç unutmam. Köpeğin dişi domuzun sırtında derdi, durum böyle. Hepimiz bize verilen emanete zulmediyoruz. Bak, sen, şu, bu, o, herkes... Siz talebe olarak çalışmıyorsunuz, ben beşten sonra mesai bitmesine rağmen hala çalışıyorum. Doktor, sende kalp var demesine rağmen. Bende kalp yok, gönül var...

      Fethi Ağabey yine coşkun, cezbeli, vecdli. Birçok hadise ve söz arasında anlattıklarından hatırımda kalan şu hadise onu ne kadar ifade ediyor, çok güç: "Yine kafamın tütsülü olduğu bir sırada, heyheylerim üstümde. Galata Mevlevihanesine doğru gidiyorum. Bir tabela okudum: 'İzak Sefada'. İçimden altına hemen yazmak geldi: 'Fethi cefada' " Zekasıyla, hazırcevaplığıyla, konuşmasıyla, coşkunluğuyla Fethi Ağabey taşıyor, taşıyor, taşıyordu...

     Ayrılırken elini öpmek istedim. "Sen başkasının elini öpemezsin. Ancak senin elini öptüğünün elleri öpülür..." Arkadaşım daha atik davrandı ve elini öptü, o da çevik bir hareketle musafaha etti. Bizi uğurlamak için kalkmaması için ne kadar ısrar ettikse de kapıya kadar geçirmeye geldi ve "Validenize (Samiha Ayverdi) hürmetlerimizi, selamlarımı söyleyin. Ellerinden öptüğümü söyleyin. Hizmet edene hizmet edilir. Hizmet edin." dedi. Çıktık.

    1976 senesinin yine bir gününde bir arkadaşla Nişantaşı durağında otobüs bekliyorduk. Durağın karşı kaldırımında Fethi Ağabeyin yukarı doğru yürüdüğünü gördüm. Hem yürüyor hem de arada bir dükkanların vitrinlerine bakıyordu. Bir ara bakkal gibi bir yere girdi ve çıktı. Yanımdaki arkadaşa -ki bu arkadaşım Ankara'da Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde talebeydi ve Bakanlıklarda çalışıyordu. İş dolayısıyla İstanbul'a gelmişti. - Fethi Ağabeyin yukarı doğru geldiğini söyledim. Bu arada da canı gönülden bizden tarafa gelmesini arzu ediyordum. Çağırıyordum bir nevi. Arkadaşı alıp karşı kaldırıma geçemezdim. Hareketimi izah etmem lazımdı ve o kadar da vaktim yoktu. Gitmek istediğimiz semt istikametine ait bir araba geldiği halde trolleybus olduğu için ağır gider bahanesiyle binmedik. Esas maksadım bir fırsat bulup Fethi Ağabeyle konuşmaktı. İki çift de olsa bile laf etmek, nice kitaplara bedeldi benim için. Bu arada arkadaşıma da Fethi Ağabey gibi bir insanı tanıtmak istiyordum. Arkadaşımda benim iç dünyama, inancıma doğru yeni yeni bir uyanış vardı. faydası olur düşüncesindeydim. Evet, Fethi Ağabey geldi. Tam karşımızdan yolu bizden tarafa boydan boya geçti. ve eline sarıldım, yine vermedi. Avcuma bir fiske vurup uzaklaştırdı. Fethi Ağabey her nedense elini vermiyor, tam uzandığımızda avcumuza vurup elini çekiyordu. Aynı hal Ergun Ağabeyde de vardı. Ergun Ağabey zaten Fethi Ağabeye çok medyun. Bilmiyorum, yarın yazısında neler yazacak?

     Arkadaşımı tanıttım. "Bu da mı?" dedi. "Evet" dedim. "Belli" dedi. Arkadaşıma yakasındaki rozetten dolayı Mekteb-i Mülkiye'de mi okuduğunu sordu. Ve arkasından hemen "Doktoraya ne zaman başlıyorsun?" diye sordu. Tabii, arkadaşım şaşkın. Ki, Fethi Ağabey bize yöneldiğinde biraz kopya vermiştim. Her neyse. Doktora yapmanın şart olduğundan bahsetti. Bana tezimin mevzuunu sordu. Köprülü hakkında "Köprülü'nün bir alim olmadığını yaz. Benlik sahibi olduğunu yaz. Çünkü öyledir. Mahvetmiştir kafaları" dedi ve vedalaştık. Yine ayrılırken kendilerine (Samiha Ayverdi) selamlar, hürmetler söylememizi söyledi. Ellerinden öperim dedi. Vedalaşıp bizden ayrıldı. Biz otobüs beklemekte devam ettik. Arkadaşım tabii şaşkın. 

     Meğer bu muhaveremiz son muhavere olacakmış. pek çok nimetler gibi elimizdeyken kaybetmeden önce kadrini bilmediğimiz bu lutf-i ilahiyi kaybedişimizden dolayı ne kadar dövünsek azdır. 

     Şu anda Fethi Ağabey için bir kuvvetli kalemin çıkıp romanını yazması aklıma geliyor. Roman mefhumu belki çok karışık. Bizim ihtiyacımız istikametinde sözü ifade etmek gerekirse bir "destan" demek daha doğru olurdu.

     Bir destan. Fethi Ağabey'in Destanı. Mensur ama destan. Çünkü o ancak destanlarla ifade edilecektir. Cemiyetimizin de en çok buna ihtiyacı var zaten.

     O yaşayışıyla, dünya ve ahiret görüşüyle Tevhid'in mensubuydu. Kabına sığmayan bir zeka ve BİR'likte otağ kurmuş bir gönül sahibiydi.

     6.10.1977 Saat: 00.40 Malta, Fatih, İstanbul