Serdar Tuncer, “Kalbimiz Kaç Gram?”

1977 senesinin 6 Ekim günü Fatih Camii avlusunda güzel bir adamın cenaze namazı kılınacaktır. Musallada yatan mevtaya son vazifelerini ifa için toplanan kalabalığın arasında aile yakınları başta olmak üzere merhumun komşuları, dervişler, siyasiler, şairler, bürokratlar, edipler, akademisyenler, üniversite öğrencileri, cami cemaati, her yaştan, her renkten insan vardır.

Yüzlerde hüzün, dillerde dua, gözlerde nem; Fethi Gemuhluoğlu’na ebedî alemde tekrar kavuşulacak güne kadar veda etmek vaktidir şimdi.

“Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde

Evvel giden ahbaba selam olsun erenler”

İmam efendi “er kişi niyetine” deyip tekbiri almak üzeredir ki kalabalığın içinden birisi ön saflara doğru ilerlerken görüp tanıdığı ve burada bulunmasına hayret ettiği bir kişiye merhaba der ve ilave eder: Dikkat et, aman tanımasınlar; bu kalabalık linç eder seni!

Adamcağız gayet mahzun ve mütevekkil eliyle musallayı işaret eder ve gayet emin bir şekilde der ki: O beni bırakmaz!

Yanına sokulup ikaz edenin kim olduğunu bilmiyoruz ama cenazede bulunmasına şaşırılan ve ‘O beni bırakmaz’ diyen kişi İsmet Zeki Eyüboğlu’dur.

İsmet Zeki ilk gençlik yıllarında Fethi Bey’e ve onun girip çıktığı halkalara muhabbet etse de son yıllarda şirazeden çıkmış, itikaden çok sıkıntılı kitaplar yazmış, Müslümanların ciddi tepkisini çekmiştir. Eski hukuka ve muhabbete binâen oradadır ama hakikaten insanlar onu tanısa cenazede bir çıngar çıkması işten bile değildir.

Hikayenin buraya kadar olan kısmını, dostların hatıralarından, Fethi Gemuhluoğlu kitabından (İz Yayıncılık) biliyoruz, biliyorduk. Fakat öncesini öğrenmek için Hüsrev Hâtemi ile bir mülakat yapmamız gerekiyormuş. Duyunca çok şaşırdım, gözlerim yaşardı ve işte bu dedim, Müslüman duruşu işte bu!

Diyor ki hoca, çok bir hukukumuz yoktu Fethi Bey’le, bir gün karşılaştık, beni birader zannetti. Selamlaştık, dedim ki efendim ben Hüseyin değilim onun ikiz biraderiyim. Öyle deyince bir hafta önce doğan kızımın sağlığını sordu, tebrik etti, ismini ne koydunuz dedi. Ben ismini söyleyince tebessüm ederek dedi ki, ona Fethi Amcanın sana selamı var deyin, o anlar…

Röportajın bu kısmını seyrederken vay canına dediğimi hatırlıyorum. Düşünsenize o günün şartları içinde -muhtemelen 1960’lar- uzaktan tanıdığınız bir insanın yeni doğan çocuğundan haberiniz var. İlginç ve bir o kadar da zor! Birbirimize bir telefon kadar yakın olduğumuz bu zamanda dahi nice dostumuzun sevincinden yahut acısından aylar sonra haberdar olup gecikmişliğimize mahcup olabiliyoruz. Gönül ehli olmak böyle bir şey işte, şerâite değil şeriata bakıyor!

Gelelim cenaze ile alakalı kısma…

Hüsrev hoca devam ediyor: Biz böyle konuşurken İsmet Zeki Eyüboğlu yaklaştı yanımıza. Selamlaştılar, Fethi Bey onu derviş merhabası ile omuzlarından öptü, o da ona sarıldı. Hal hatır, hoş beşten sonra o yoluna devam etti. Ben şaşkınlıkla sizin İsmet Zeki ile nasıl böyle bir dostluğunuz olabilir diye sordum. Güldü Fethi Bey, dedi ki: O bizim eski tarikat arkadaşımızdır, o bizi bıraktı ama ben onu bırakmadım, bırakmam!

Mülakatın burasını duyunca cenaze namazında İsmet Zeki’nin musallayı işaret eden eli geldi gözümün önüne ve gayet emin bir şekilde ‘O beni bırakmaz!’ deyişi. Emin olmak bu değilse nedir, El-Emîn olana ümmet olmak böyle olmazsa ya nasıl olur? Hikayenin taşları yerli yerine oturdu, ağladım.

Biz ölümlü dünyada dostlarımızdan emin olamazken, dostlarımıza yaşarken emniyet telkin edemezken, dünyadan öyle güzel adamlar gelip geçmiş ki öldükten sonra bile eski dostları kendilerine güvenmeye devam etmişler. Müslümanlık budur. Elinden ve dilinden insanların emin olmasıyla, senden zarar görmeyeceklerini bilmesiyle başlar, -ama- davana şimdilerde düşmanlık eden eski dostlarının dahi ölsen bile sana güvenmeye devam etmesiyle, bitmez!

Dönüp bir yoklayalım mı kendimizi, hesaba çekelim mi biz bizi vicdanlarımızın adalet terazisinde? Arkadaşlarımız, komşularımız, ticaret yaptıklarımız, selam verdiklerimiz, ailemiz ve dostlarımız bizden ne kadar emin? El-emîn olana ümmet olma iddiasını dil ile ifade etmek kolay, fakat hal ile bu iddiayı ne kadar ispat edebiliyoruz?

Ötesini söyleyeyim: Bu hususta dostların senden emin değilse sen zaten adam değilsindir. Düşmanların senin adaletinden, elinden ve dilinden emin mi? Mihenk burada, mikyas bu!

Ölçü sahibi (s.a.v.) buyurmuşlar ki: “Müslüman, elinden ve dilinden insanların güven içinde olduğu kimse, mümin de insanların malları ve canları hususunda kendisine güvendiği kimsedir!”

Bu mihenge kendimizi vurunca deyin hele kaç gram çekiyor kalbimiz?