Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Mustafa Miyasoğlu, “Fethi Gemuhluoğlu”

(Tarih ve Düşünce Dergisi, Ekim-Kasım 2002)


Onu Türk Petrol Vakfı’na genel sekreter olduğu günlerde tanımıştım. Hukuk Fakültesi’nde okuyan, Abdullah Gül’ün liseden sınıf arkadaşı olan Nazım Erinmez burs için müracaat ettiği vakıfta tanıdığı Fethi Beyden söz etmişti. “Müthiş bir adam ağabey!” diyordu. “Mutlaka tanımalısınız! O sizi sever, siz de onu sevirsiniz…”
Önceleri pek önemsemedim. Burs dağıtan vakıflardaki yetkililerle görüşmemeye karar verdiğim için gitmek istemedim. Öncelikle, ben devletten kredi alıyordum ve bursa ihtiyacım yoktu. İkincisi de, burs veren insanlar gençleri kendi çevrelerine alarak etkilemek istiyorlardı. Bunlara karşı olmayı bir ön yargı haline getirip entelektüel meseleler dışında kimseyle ilişki kurmuyordum. Fakat, Nazım Erinmez’in ısrarlarıyla bu cins adamı merak ettim ve sırf tanışmak için Taksim’deki bürosuna beraberce gittik.
Fitaş Sineması’nın yanındaki Şeref Kundura’nın içinden bir asansöre bindik. Gökdelen gibi yüksek bir binanın son katına çıktığımızda, Taksim’deki Kilise’nin kubbelerini ve pek çok binanın çatısını görebiliyorduk. Açık kapıdan, terasa yakın bir yerdeki masada oturan şişman adam Fethi Bey olmalıydı.
Tıknazdan, orta boylu efsane adamı ilk kez görüyordum. Ergun Göze’den methini duymuştum, ama onunla ilgili hiçbir işim olmadığı için durduk yerde aramak tuhafıma gidiyordu. Hatta o gün bile bana enteresan görünen bu insanı ziyaretim münasebetsizdi bana göre. Çünkü bursa ihtiyacım olmadığı gibi kimseden öğüt dinleyecek halde de değildim. Tiyatroya tutkun olduğum günlerdi. Ukalâ bir seyirci gibiydim.
Telâşlı adımlarla Fethi Beyin yanına giden Nazım beni tanıtırken, uzakta kapı yanında duruyordum. Münasebetsiz bir tavır görürsem hemen çıkıp gidecektim belki de… Ama Fethi Bey aksine ayağa kalktı, emin adımlarla yanıma geldi ve insanın içine nüfuz eden bakışlarla sözdü beni. Neden sonra yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ve “Beni tanıyor musun?” diye sordu. “Evet” dedim. “Beni nasıl anlattılar; şişman, gözlüklü falan diye mi?” Ben de gülümsedim: “Hayır, başka özelliklerinizden söz ettiler.”

“FETHİ GALAKSİSİ”NDE EBEDÎ DOSTLUK
Böylece ebedî bir dostluğun başlangıcı olacak tanışma gerçekleşmiş oldu. Bir süre masasının karşısında oturup kendisini dinledim, arada bir terasın önünde uzayıp giden yüksek binaların çatılarına baktım. İlgilerimi soruyor, neden tiyatroya merak saldığımı öğrenmek istiyordu. Bense, milliyetçi muhafazakâr çevrelerin yadırgadığı tiyatro merakımı anlatmaktan sıkılıyordum. Fakat o bundan çok memnun oldu, anlatılmaz bir heyecanla konuşmaya başladı. 13 yaşındayken Bir Adam Yaratmak piyesini çatı katında kendi kendisine oynadığını söyleyerek bir çırpıda sekiz on tiyatro adamı sıraladı. Eserlerini tez konusu yaptığım Haldun Taner’e de şunu söylememi istedi: “O beni faşist sanır, bazıları da onu komünist… Halbuki ikisi de yanlış!” Ardından kararını vermiş bir insan haliyle, parmağını bir silâh gibi bana doğrultarak şunu söyledi: “Doktora yapıp İstanbul dışında da asistan olmayı kabul edersen sana burs vereceğim!..”
Birden bire yapılan bu teklif karşısında şaşırdım ve terslendim: “Ben burs istemek için gelmedim, zaten devletten kredi alıyorum.” O bunları umursamadı: “Olsun, senin kredi nasıl olsa kesilecek… Tezi hemen bitiremezsin… Sana para lâzım olacak, bana da adam… Anlaştık mı?” Ayağa kalktım: “Hayır!” dedim, “Ben hayatımın bundan sonrası için kimseye söz veremem. Yapmak istediklerim beni nereye sürüklerse oraya giderim. Bu yüzden kimseye söz verip borçlu kalmak istemem…” Bir an sustu, gülümseyerek başını salladı: “Bak ağacığım!” dedi, “Bu teklifime kimse hayır demedi şimdiye kadar… Sen kim oluyorsun?” Ben hemen çıkıp gitmek istiyordum: “Sizden burs almak için gelmedim, sadece tanışmak istedim…” Odada bir süre dolaştı, kapıya yaklaştı: “Teklifimi iyi düşün… Şimdi güle güle git!”
O yılın Ramazanında Milliyetçiler Derneği’nde iftara gittiğim akşam Fethi Bey de gelmişti. Bir asistan ağabey politika konuşmak istedi, o hiç memnun olmadı, konuyu değiştirmek ve üniversiteli gençlere başka şeylerden söz etmek istiyordu. Asistan ağabey ısrar edince, bir manzumeyi adapte ederek şöyle söyledi: “Ahmet yüksel ki yerin bu yer değildir, / Politika konuşmak hüner değildir!” Fakat asistan ağabey ısrarı sürdürünce öfkeyle çıkıp gitti ve biz o günkü sohbetten mahrum kaldık… Tabii asistan ağabeye de epeyce kızdık…
Aradan zaman geçti ve ben Fethi Beyin tahmin ettiği gibi, o yıl tezimi bitiremedim. Çünkü 12 Mart olmuş ve psikolojimiz bozulmuştu. İçinde bulunduğumuz atmosferi anlatmak için yazdığım, Haldun Taner’le Mehmet Kaplan’ın çok beğendikleri Umut Suları adlı oyunumu Şehir ve Devlet Tiyatroları’nda oynatamamıştım. Kötü politika kültürü etkilemiş, politize olanlar her türlü yeniliğe ve gelişmeye duyarsız olmuştu. Öfkeli ve tedirgin bir halde dolaşıyordum. Bir akşam üstü Erdinç Beylem ile karşılaştık ve sahile kadar yürüyerek sıkıntılardan söz ettik. Ben yarım günlük bir iş bulup tezimi tamamlayarak okulu bitirmek ve artık tiyatrodan koptuğum için de yazmak istediğim romanlara kapanmak istiyordum. Bir yandan da kimseye eyvallah etmiyordum.
Erdinç Ağabey Fethi Beyi ziyarete gitmiş ve benim durumumu anlatmış… Bir gün Fethi Bey beni çağırdı. “Sana hiçbir şart koşmuyorum, şu evrakları tamamla gel!” dedi. Ben çaresizdim, istediği evrakları hazırladım, götürüp masasına koydum. Dosyaya bile bakmadan bir çek yazıp uzattı ve şöyle dedi: “Al bu çeki, git istersen jigololuk yap!” Bu sözdeki serzenişi farkederek, “Yapmayacağımı biliyorsunuz da ne kadar rahat söylüyorsunuz!” dedim. Gülümsedi. Bu bir şuurun ifadesi olarak sözsüz bir anlaşma oldu aramızda. Ben de bir çoğunu zamanla tanıdığım Fethi Galaksisi’nin dostları arasına girmiştim. Türkiye’nin Muhtarı beni de seçmişti.

“FETHİ’NİN ÇOCUKLARI”
Tiyatro üzerine yazdığım yazılardan, tezimi tamamlayıp okulu bitirmemden, Umut Suları’nın MTTB’de oynanışından, Rüya Çağrısı adlı ilk şiir kitabımın yayınlanışından mutlu oldu ve benim kadar sevindi. Yabancı dil öğrenmek için yurtdışına gitmeye niyetlendiğimde, yabancı dil bursu imkânı o günlerde olmadığı için üzüldü. Yurtdışına devlet görevlisi olarak gitme imkânı yıllar sonra ortaya çıktığında, beni teselli için söylediği şu sözleri hatırladım: “Devlet yurtdışına adam gönderir, zamanla öğrenirsin…”
Büyük düşünmeyi sevdiğinden, bazı tasarılarımı anlattığım zaman, onları yapabilmem için beni öylesine teşvik ederdi ki, gereken parayı cebinden ödemeyi bile düşündüğünü söylerdi. Çünkü benim gibi özel bir şekilde ilgilendiği gençleri ayrı dikkatle çevresine tanıtıyordu. Bizim de ihtisas yaparak, seçtiğimiz alanda kendimizi çok iyi yetiştirerek örnek olmamızı istiyordu. Bu konuda hocalarımızla, arkadaşlarıyla, bürokratlarla kavga ediyordu. Kendi çevresinde benim gibi yakından ilgilendiklerinin adı bu yüzden “Fethi’nin çocukları” olmuştu.
Biz de bu ifadeyi doğrusu çok benimsedik. Çünkü ondan öğrendiğimize göre, irfan ehli için “yol evlâdı” olmak “bel evlâdı” olmaktan öndeydi. Bazılarımız gerçekten ona lâyık hizmetler ortaya koydu, onu sevindirdi.
1973 yılı Ramazanında, Konyalı Lokantası’nda verdiği iftar yemeğinde, Türk Petrol Vakfı mütevelli heyetine 125 bursiyerini tanıtırken akıl almaz bir hafıza ve tesbit sağanağı ile herkesi büyüledi. Gençlerin kabiliyetini tesbit ve teşvikte benzersizliği açıkça görülüyordu. Nitelikli insanları keşfediyor ve onları Türkiye’nin ve İslam dünyasının geleceği için hazırlıyordu. Fethi’nin çocukları olmak hiç de kolay değildi.
Onun bursiyerlerinden olmak herkes için bir tür ayrıcalıktı. Tezlerini, yazıp çizdiklerini sabahlara kadar okuyor, haklarını hocalarına karşı savunuyor, akademik kariyerlerini ve ihtisaslarını tamamlamalarını istiyordu. Bir şekilde yakından ilgilendiklerinin çalışmaları aksayınca, onlar için en az babaları kadar üzülüyordu. Bazen onların evlilikleriyle de doğrudan ilgileniyordu. Yanlış biriyle nişanlanan veya evlenen için ölmüş kadar üzülüyordu. Neden sonra, itiraz ettiği ilişkiler sebebiyle haklı olduğunu anlıyorduk.
“Mutsuz insanlardan vebalı gibi kaçın, onlardan nikâh şahidi bile olmaz” diyordu. “Yoldan önce yoldaş” diyor ve ilâve ediyordu: “İşini bulan değil, eşini bulan kazanır!” Bu anlamda hepimizle ilgilenmeye çalışıyor, mutlu evlilik yapamayanların çevresine sıkıntı vereceklerini ifade ediyordu. Beğendiği çiftlerin nişanını yapmak, mutlu evliliklerde nikâh şahidi olmak ve çok çocuk için söz almak başlıca zevkleri arasındaydı.
Nişanlımla tanıştırdığımda çok sevindi ve nikâh şahidimiz olmayı kendisi istedi. Şiir kitabıma, sahnelenen oyunuma ve ilk romanıma sevinmişti, ama çalışmalarımda desteği olacağına inandığı bir hanımı eş olarak seçmeme daha çok sevinmiş, yaptığım en güzel işlerden biri olarak nitelendirmişti. Tabii nişanlıma hemen “kızım” dedi ve onun nikâh şahidi oldu. İlk çocuğumuzun “oğul” olacağını da tahmin ve isabet etti…
Fethi’nin çocuklarından yüzlerce profesör, onlarca dekan, rektör ve bakan, yüzlerce bürokrat ve iş adamı çıktı. Bu anlamda Fethi Bey, Türk Petrol Vakfı’ndan önceki eğitim ve idarî faaliyetleriyle “Türkiye’nin Muhtarı” sayılacak işler peşindeydi. dostlarıyla bir şuurun sözcülüğünü yapıyordu. Hukuk okuduğu halde edebiyat öğretmenliği yapması, idarecilik görevlerinin siyasi yanları hep kendine özgüydü. Vakıftaki yedi yıllık hizmetiyle de tek başına bir üniversite oldu. Eğer onun hizmetleri olmasaydı bugün çok şey başka türlü olurdu.
1960’lı-70’li yıllarda İlim Yayma Cemiyeti, Aydınlar Ocağı, Millî Türk Talebe Birliği, Türkiye Millî Kültür Vakfı ve Milliyetçiler Derneği gibi kuruluşlar konferanslar düzenler, gençlerin yetişmesi ve milli mânevi değerler konusunda şuur sahibi olması konusunda hizmetler verirdi. Hepsi farklı hizmetlere tâlipti. Bazıları sadece Ramazanda iftar verir, bazıları da burs dağıtırdı. Fakat Türk Petrol Vakfı’nın Fethi Beyle verdiği hizmet hiç biri ile mukayese edilemez. Sanki başkalarının ilk sınıflar için yaptığı hazırlığı Fethi Bey tamamlardı.
Fethi Beyin ölümüyle bu tamamlama hizmeti yetim kaldı. Artık batıcı yarım aydına paralel olarak milliyetçi ve muhafazakâr aydın da yarımdır. Maalesef bu yüzden yalnız bizim gibi Fethi’nin çocukları değil, muhtemel Fethi çocukları da yetim kalmıştır. Çünkü burs verenler şuur verme ehliyetinden mahrum görünüyorlar…
Fethi Bey, Dede Korkut soyundan bir alperendi… Çocukları da böyle anılmaktan mutlu olurlar.

BİR KÜLTÜR ALPERENİ
Onu şahsen tanımadığını sandığım Vahdettin Yiğitcan dostum, benim için yazdığı ve Seviye dergisinde yayınladığı bir teveccüh yazısına şu başlığı koymuştu: Bir kültür alpereni… Dostumun bende gördüğü “alperen” vasıflarının Fethi Beyden mülhem olduğunu, ona da Necip Fazıl’la birlikte, onun da bağlı olduğu büyük kapılardan, irfan ocaklarından geldiğini söyleyebilirim. Tabii bu himmet pınarı nübüvvete kadar uzanır. Onun temeli de Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır…
Ali Nihat Tarlan ve Mehmet Kaplan gibi hocalarımız bize ilmin kapılarını açıyor, eski ve yeni edebiyat kavramlarını, mazmunlarını ve akımlarını değerlendirebilecek ölçüler veriyorlar; ilmin yolunu açıyorlardı, ama irfanın sınırında duruyorlardı. Çünkü buradan sonra ancak aşkla ve vecdle gidilebilirdi. Onu da başka kaynaklardan, başka ruhlardan, başka gönüllerden almamız mümkündü. Yunus Emre ve Necip Fazıl bunları bulmuştu.
Ehl-i tarik Fethi Beyin Necip Fazıl’a muhabbetini bir neslin şuur borcu olarak telâkki ettim ve sevdim. Onun muhabbetinin bir benzerini onun gibi ehl-i tarik olan Ekrem Ocaklı’da bulabildim ancak. Necip Fazıl’ın bütün önemli eserlerini okuyan bu iki şahsiyetle Üstadı anlayış yakınlığı, tasavvufî bakış açısıyla yakından ilgili. Onların, muhabbetini irşada ehil bir veliyi tanıyıncaya kadar herkese tercih ettim. Bu tercih tamamen gönülle ilgilidir ve tabii bana aittir. Onlardan bize bir şuur ve ona bağlı olarak engin bir dostluk duygusuyla, herkesin az çok bildiği, bizce çok başka anlamları olan pek çok söz ve eser yanında, dünyalara bedel hatıralar kaldı.
Onların anlamadığım, katılmadığım söz ve davranışlarıyla karşılaşınca, edeb dairesinde kalarak zaman zaman karşı çıktığım, eleştirdiğim de olmuştur tabii… Belki onlar da beni çevrelerinde gördüklerinden farklı ve tavırlarımda kararlı gördükleri için sevdiler. Bilemiyorum, ama onlarla karşılaştığım, konuşup görüştüğüm anlar benim için dünyalara değer. Çünkü bu anlarda unutulmaz heyecanlar yaşıyor, ilim ve irfanın derinliklerine nüfuz edebiliyordum. Onlar bendeki “ben”in keşfine, yaratılış hikmetiyle insan olmanın yüceliklerine vâkıftılar. Hepsi de Yunus gibi dünyanın neşesini ve hüznünü tatmış, dostluğa tutkun gönlü ganî dervişlerdi.
Türkoloji Bölümü’nde Kaplan Hoca’dan tez almak farklı bir ayrıcalıktı. Hocanın ya kabiliyetinizi farketmesi, yahut da vize sınavlarında çok farklı bir kağıt doldurmanız gerekirdi. Benim için bu ikisi de mümkün oldu. Ayrıca, Haldun Taner gibi Edebiyat Fakültesi’nde Tiyatro Tarihi dersleri veren bir sanatçı üzerinde mezuniyet tezi yapmama izin verdi. Böylece, her çevreden pek çok sanatçıyla tanışmam, onlarla görüşmem ve sanat hayatları hakkında fikir sahibi olmam kolaylaştı. Bu gelişmeler Fethi Beyi de memnun ettiği kadar kaygılandırıyordu. Ona göre sanat çok önemli, ama çok da tehlikeli bir oyundu. Rehbersiz de olmazdı…
Kaybolmuş Günler adlı ilk romanım, sancılı bir sanatçı duyarlığıyla 12 Mart dönemi gençliğinde oldukça yaygın görünen yaralı bilinci ve kimlik arayışını yansıtıyordu. Bu romana çalışırken, pek çok sanatçıda görülen bunalım çıkmazına girmemden endişeleniyor, sık sık “Batı adamınındır bunalım” diyordu. O yüzden de hem o romanımda, hem de yakın dönemi anlatan öteki romanlarımda Fehim Bey adıyla Fethi Bey hep bu şuuru dile getirir.
İlk romanımı eline aldığında, “Bu romanda ben de var mıyım?” diye sordu. “Biraz” dedim. “Tabii” diye devam etti: “Hayatında yer aldığım kadar az!” Burkuldum ve yıllardır içime ukde olan söz bir anda ağzımdan çıkıverdi: “Sizin için ayrıca bir kitap yazacağım…” Uzak ve mahzun bir yüzle gülümsedi…
Romanlarımda ve Kül Tablası adlı hikâyemde onun ifadesi olan pasajlar dışında, Her Devrin Velisi adlı hikâyemde anlatılan insan odur. Bu adla bir dizi hikâyede onu anlatmak isteğim gibi, biyografik inceleme tasarım da yıllardır gerçekleşemedi. Her defasında bir engel çıkıyor ve taslaklar, tasarılar gerçekleşemiyor. Onun yazmasına izin vermeyenler, sanıyorum hayatına ve esrârına adanmış her kitaba da izin vermiyorlar.
Bu yazının ilk yarısı yazıldığında elektrikler kesilmiş ve “save” yapmayı ihmal ettiğim için yazı silinmiş, kaybolup gitmişti. Buna bir süre çok üzülmüştüm, çünkü kolay yazamıyordum. Fakat elektrikler geldikten bir süre sonra, bilgisayarda kaybolan yazı yeniden ortaya çıkınca çok şaşırdım. Bunu onun da konuşmasında naklettiği şekliyle şu hadis-i şerif çok güzel açıklıyor: “Kuşlar da kaderlerine göre uçarlar.”

“GERÇEK OLAN AŞKTIR”
Fethi Bey gibi dostlar, aşk için yaşayan aziz insanlar anıldıkça yaşarlar, çünkü onların ruhâniyeti hep ehlullah ile beraberdir. Bu beraberlik, fenâfişşeyh, fenâfirresul ve fenâfillah mertebelerine ulaşmış insanlar için söz konusu tabii. Velâyet mertebesine böyle ulaşılır. Onlar için ayrılık-gayrılık yoktur çünkü. O yüzden Yunus Emre, “Boyandım rengine ölmezem ayruk” diyor…
“Kişi sevdiği ile beraberdir” hadis-i şerifinin hikmetine uygun olarak yaşayan ve konuşan Şems-i Tebrîzi’nin söz ve sohbetlerini bir araya getiren Makâlât adlı kitabın başında yer alan şu ifade, Fethi Beyin kişiliğini de açıklayacak niteliktedir. Şems hazretleri şöyle diyor:
“Bana veli diyorlar. Dedim ki haydi öyle olsun, bana bundan ne kıvanç olabilir? Belki ben bununla övünürsem çok çirkin düşer, ancak Mevlânâ, Kur’an ve hadiste yazılı vasıflardan anlaşıldığına göre veli’dir. Ben de velinin velisi, dostun dostuyum; bu bakımdan daha sağlamım.”
Velâyetin böyle anlaşılması, ilâhi aşkın boyutlarını ortaya koyduğu kadar, Fethi Beyin aşk anlayışını da açıklar. Büyük ruhlar kendilerini hep başka bir büyüğün arkasında göstererek perdeler. Bu perdeleme hep bir silsile halinde Peygamber Efendimize kadar gider. O da bizi Allah’a götürür…
“Bir dağ başında, bir ağaçla başbaşa kalsam, o ağaca âşık olurum” diyen Fethi Beyin aşkında, “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” diyen Yunus’un dünyaya bakışı egemendir. O yüzden bu aşkın kaynağı ilâhî olduğu kadar beşerî ve bir o kadar da millîdir. Çünkü bunlar birbirini bütünler şekilde, Fethi Beyin ifadesiyle “entegre” bir bütünlük gösterir. Birini diğerinden ayırmak mümkün değildtir…
Fethi Beye göre, Eşrefoğlu Rûmi’nin dediği gibi, “Gökten yağmur gibi belâ yağsa / Başını ana tutmaktır adı aşk”… Bu aşk bulununca her şey hallolacak… Ne güzel söylüyor Yunus: “Aşk gelicek cümle eksikler biter”… Fuzûli gibi, “Aşk imiş her ne var âlemde” der ve Mecnun’un Leyla’sı ile başkalarının Leylâ’sı arasındaki farkı sorardı. Bu farkın bakış tarzında olduğunu özellikle vurgulardı. “Ben şimdiye kadar herkese evliyâ imiş gibi muamele etmekten hiçbir zarar görmedim” sözü meşhur.
“Üstad-ı necibimiz” diye andığı ve önünde konuşurken, “gönlüme bana bana konuşuyorum, kanıma bana bana konuşuyorum” demekten kendini alamadığı Necip Fazıl’ın “Divânelere Muhtacız” adlı yazısında sözünü ettiği insanlardan biriydi. Üstadın şeyhinden söz eden bir beytindeki bakışla insanlara bakmaya çalışıyordu. Çünkü Fethi Bey de böyle nazarlara muhatap olmuştu:
“Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız,
Ruhuma büyük temel çivisini çaktınız!”

Bir anlamda o bütün hayatı boyunca bir “aşk öğretmeni” gibi yaşadı. Hüsn ü Aşk’ta, iki gence aşkın yolunu yordamını öğretmeye çalışan Molla-yı Cünûn gibi bir yeri vardı çevresinin hayatında.
“Sev de odunu sev!” derdi. Severek insanın gerçek muhabbeti öğrenmesi önemliydi ona göre.
Biz de onun sevdiklerini Şems-i Tebrizî’nin söylediği gibi seviyoruz. Muhabbetimiz Allah için. Bizi Allah’a götürecek silsilenin aşk anlayışıyla seviyoruz birbirimizi. Böylece muhabbetimiz sağlam.
Defalarca basılan ve konusu kadar üslûbuyla da tamamen Fethi Beyi ortaya koyan Dostluk Üzerine adlı konuşmasında, “Ben hayatın cezbe ve şevk üzerine binâ edildiğine kailim” diyor ve dostlukla birlikte, dost olunacak şeyleri de şöyle sıralıyordu: Vatana, millete, tarihe, coğrafyaya, komşuya, ağaca, kendine, dost olmalı; paraya, politikaya, uykuya, gaflete, ihânete, şirke ve fitneye dost olmamalıdır. Özetle, ulvî şeylere dost olmalı, süflî şeylere de dost olmamalıydı. Dostluğun en güzel örneklerini de Hicret sırasında Peygamber-i Ekber’in yatağında yatan Hz. Ali ile Sevr Mağarası’nda Peygamberimiz uyurken yılanın çıkacağı deliğe topuğunu koyan Hz. Ebu Bekir vermiştir. Ona göre, dostlukla aşk bir bütündür ve her şey gelip geçici görünürken, “Gerçek olan aşktır”… Evet, onun için her şeyden önemlisi, insanın gerçek aşkı tanımasıydı. Buna bir ömür değerdi. Onunla ilgili kitaplar o yüzden bu adları taşır: Dostluk Üzerine ve Gerçek Olan Aştır…
Fethi Bey her şeyin aşkla, şevkle yapılmasını isterdi. Eciş bücüş görünen hiçbir şeyden, hiçbir ilişkiden hoşlanmazdı. Meyvenin bile güzel ve şekli düzgün olanını seçin alın derdi. Bir dalda üç elma varsa, o elmalardan ikisine kail olmayın derdi. Tamlık mükemmellikti, bütün yarım oluşlara karşıydı…
Yahya Kemal’in son devrin sıkıntılarıyla söylediği,“Îmân şevk olan zamanlar geçti” mısraına da itiraz ederek, “Her zaman îmân bir şevktir” der. Bir vedâ konuşması gibi, bir emânet tevdi eder gibi yaptığı bu konuşmanın sonunda son söz olarak şunu ifade eder:
“Nefesler pâyende ola. Demler, safâlar müzdâd ola. Kulûb-ı âşıkan küşâde ola…”