Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Mustafa Özçelik, ‘’Taşra Notları-2’’

(Bir Nokta, Ocak 2009)

Asrın en zarif dervişine
1.
Bir insanın hayatınızda, yüreğinizde, zihninizde yer alması için onu yıllardır tanıyor olmanız gerekmiyor. Ezelden aşinalığın verdiği bir ruh yakınlığı ile onu ömrünüzde bir kere görmüş, beş on dakika bile birlikte olmuş, konuşmuş olsanız bile, o kişi pekâlâ gönül hanenizde müstesna bir yere taht kurabiliyor. Onunla sanki ortak bir tarihiniz olmuş gibi özlüyor, anıyor ve arıyorsunuz.
Sözünü ettiğim kişi Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu…Adını ilk kez Atasoy Müftüoğlu’dan duydum sanıyorum. Sohbetlerinde sıkça sözünü ettiği isimlerden biriydi. Ardından Nuri Pakdil bahsetti ondan. Derken ortaokul-lise yıllarımda  “Fethi ağabey…”sözünü sıkça duyar olduk. Hele onun kendisiyle tanışmaya gelenlere sorduğu “Siz, hiç âşık oldunuz mu?” sorusu  Fethi ağabeyi bizim için bir “efsane”ye dönüştürmüştü. O zamanlar, bu soruya tabi ki bir anlam verecek durumda değildik. Ama şimdi biliyorum ki sorulması gereken  asıl soruyu soruyordu o..”Siz hiç âşık oldunuz mu?” Bu sorunun bir ikaz, bir tavsiye, bir mesaj niteliği taşıdığını yıllar sonra anlayacaktık.
2.
Fethi Gemuhluoğlu, aşkla ilgili  o sorusuyla nazarımızda bir efsanevi kimliğe büründüğü için bir gün onunla karşılaşmak ve soruya muhatap olmak endişesi hep korkuturdu bizi…Çünkü aşk denildiğinde aşkı henüz bilmeyen fakat yüzü kızaran delikanlılardık. Bu aşkın, sevginin boyutlarını kavrayacak yaşta değildik. Düşlerimizi süsleyen Havva kızları olsa bile sanıyorduk ki aşk onlara ilgi duymaktan ibaret bir olay…Ama sonra anladık ki aşk uzun bir yürüyüş…”Uzun bir hece…” Bu yolculukta duraklar o kadar çok ki….Bu hecenin içine neler neler sığmıyor ki…Aşk, bereketiyle kişiyi Hak’tan halka götürdüğü gibi Halktan Hakk’a da götürebilecek güçte bir duygu… Üstelik hem zahiri hem de batını var.
İşte onunla ilgili ilk izlenimler bunlardı. İlave olarak onun  yazı ve şiirlerinin olduğunu,  kimi yerlerde konuşmalar, sohbetler yaptığını da öğrenmiştik..Belki onunla yüzyüze gelmek cesaret meselesiydi ama, onun bulunduğu salonun bir köşesinde onu dinlemek doğrusu hayal ettiğimiz bir durumdu..Fakat, bu arzu hiçbir zaman gerçekleşmedi..Ancak, yazdıklarını okuyabildik fakat gönlümüzdeki müstesna yerini hep korudu. O, bizim için de Fethi ağabeydi.
3.
Liseyi bitirip Bursa’ya üniversite öğrenimi için giderken hafızamızda devrin bütün İslamcı entelektüelleri gibi onun ismi de vardı. Biz de mademki yetişme ocağımız Eskişehir’den ayrılıyorduk. Öyleyse gittiğimiz her yere bu ilgileri taşımalı, tanıştığımız  kişileri bu isimlerle gıyabi de olsa tanıştırmalıydık. Öyle de oldu. Öğrenci evimiz pek çok genç için bir mektebe dönüştü. Kitaplar,dergiler okundu. Sohbetler yapıldı..Tabi referans kaynaklarımız hemen hemen aynı isimlerdi: Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu ve Fethi Gemuhluoğlu..
Birinci sınıfın sonlarına doğruydu. Hemen her öğrenci gibi ben de ekonomik sıkıntılarla boğuşmaktaydım. Bunu fark eden Eskişehir’den tanıştığımız ve İstanbul’da okuyan bir ağabey bir gün bana “Seni Fethi ağabeye götüreyim de şu burs meselesini bir konuşalım.” demesin mi? Hemen o zor soru aklıma geldi ise de cesaret ettim ve teklifini kabul ederek birlikte İstanbul’a gittik..
Yıllarca bir efsane gibi gördüğünüz biriyle karşılaşmanın zorluğunu söylemeye gerek yok. Ama Emin ağabey beni cesaretlendirdi ve Fethi ağabeyin iş yerine vardık. Bizi ayakta karşıladı. Gülen yüzü, etkileyici bakışları hâlâ gözümün önündedir. Emin ağabey, durumu anlattı, edebiyatla ilgilendiğimi ve edebiyat öğretmeni olacağımı söyledi kendisine..Bundan büyük bir memnunluk duyduğunu belirtti ve gözlerimin içine bakarak, o soruyu bana da sordu. “Delikanlı, sen hiç âşık oldun mu?” Ne dedim ne demedim, bunun hatırlamıyorum. Sanırım yuvarlak bir cevap verdim. Sadece kıpkırmızı olduğumu, bütün bedenimi ter bastığını şimdiki gibi hatırlıyorum.
Ardından bir soru daha ekledi: “Van Gogh’un sarıya neden çok düşkün olduğunu biliyor musun?” Sanırım hüzün kavramıyla açıkladım bunu…
Yine memnuniyetini belirtti…
Bursa’ya döner dönmez de yoğun bir Van Gogh okumasına başladığımı hatırlıyorum. Onun “Bulutlu Göğün Altındaki Buğday Tarlası” resmini buluncaya kadar akla karayı seçmiştim. Aşk sorusu ikinci plana düşmüştü sanki…
Bir sarı tutkusudur sarmıştı beni… Sarı’nın “gün ışığı, sıcaklık, dostluk” manasına geldiğini öğrendiğimde ise Fethi Ağabeyin bu soruyla vermek istediği mesajı anlamıştım. Dostluk… İşte o, tek başına bu kelime ile özetlenebilecek, tanınabilecek bir insandı… Van Gogh’un trajik hayatı bir yana bu trajedi içerisinde aradığı asıl şeyin aşk olduğunu öğrenmemle de  Fethi ağabeyin diğer sorusu  anlamını bulmuştu bende…
Aşk ve dostluk…
Önemli olan bunlardı…
Tabi ki birer fani olduğumuzdan hüzün duygusunu içselleştirmek de önemliydi insan oluşumuzu kavramak için… Artık aşk ve hüzün, samimiyet ve dostluk kavramları üzerinde en çok zihin yorduğum meselelere dönüştü. O güne kadar benim için her şey kitaplardan ibaretti… O zaman anladım ki kitaptan hayata, fikirden duyguya ve insana da geçmek gerek..Çünkü bunları anlamadan insan oluşun manasına ermek mümkün değil. Bu da aşkla ve dostlukla mümkün olabilecek bir şeydi.
4.
Onu özetleyecek kelimenin “dostluk” olduğunu söylemiştim: Tam da okulu bitireceğim sırada onun o meşhur konuşmasını duydum. “Dostluk üzerine…” 22 Kasım 1975’te yaptığı bu konuşmanın metni  daha sonraları daktilolarda çoğaltılarak elden ele dolaştı. Benim de okuya okuya ezberlediğim en önemli metin oldu ve böylece bana görüşmemizde aşk ve Van Gogh sorularıyla açtığı ufuklarda kanat çırpamaya başladım. Bu  metin, sonradan  Boğaziçi yayınlarınca sanırım 1978’de kitaplaştı. Daha sonra İstanbul yayınları tarafından yeni baskısı yapıldı ve böylece daha geniş kitlenin okuyabilme imkanı oluştu.
Fethi Gemuhluoğlu’ndan geriye hiçbir şey kalmamış olsa bu metin yeterdi. Zira “Evveli, âhiri, zâhiri, bâtını selamlarım” cümleleriyle başlayan bu metinde onun bütün bir fikir dünyası, gönül dünyası var… İslam, tasavvuf, tarih, fikir, Hz. Peygamber, ehl-i beyt…” Bir müslümanın ihtiyacı olan her türlü bilginin hülasasıdır bu metin…
Dahası  asıl vurgu hep aşka ve dostluğadır. Ama  bu kavramın coğrafyası o kadar geniş anlatılmaktadır ki modern idrakin bunu anlayabilmesi çok zor… Düşünün Allah’a, Peygambere dost olacaksınız, fikre, tebliğe, tarihe, coğrafyaya, komşuya, ağaca, kuşa dost olacaksınız…
Bütün varlığı aşkın gerçek sahibinin tecellileri olarak görmek, sevmek, değer vermek ve ona göre muamelede bulunmak…
Buydu tavsiye edilen…
Asrın en zarif dervişi böyle buyuruyordu. “Sevin ve dost olun…”, “Aşk içre olun.”, “Şevki seçiniz, aşkı seçiniz…” Bu çağrı, Yunus’un 13. asırda Anadolu semalarına yükselttiği bir niyazdı. Bu niyaz yirminci asırda Fethi ağabeyde yankısını buluyor, ondan da bizlere ulaşıyordu…
Dahası yoktu…
Aşk vardı gerisi ağyardı…
Varlık onda idi…
Gerisi yokluktu…
Bunu öğretti Fethi Gemuhluoğlu…
Duyana, anlayana ne mutlu…
Yazının başında da belirttiğim gibi bir insanı sevmek, önemsemek için uzun birlikteliklere hiç gerek yok…
Bir sözü, bir sorusu hayatınızı değiştirmeye yetiyor…
Fethi ağabey bende böyle bir etki yapmış bir isim… Bir konuşmasında “Bir şey görmeden baktım, gönülden gönüle bir alışveriş var.” Demekteydi. Evet, onun gönlünden akan su şükür ki bizim gönlümüzü de suladı…
Kalbi bir alışverişimiz oldu…
Buna şükrediyor ve asrın bu zarif dervişine selam olsun diyerek Huzur-u Hak’ta bizi de muhabbetle kucaklamasını niyaz ediyorum.