Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Mümine Yıldız, “Dipsiz Derinliği ile Baş Döndüren Bir İnsan; Fethi Gemuhluoğlu”

( deli-anne.com , 15 Mart 2018)

Birkaç gün önce şu sözle karşılaştım:

“Yalnız insanların değil, kurdun-kuşun, dikenin-otun da hakkını görüp gözetesin.” (Fethi Gemuhluoğlu)

Bazı sözlerin saçtığı bir rayiha var, okur okumaz duyarsınız o kokuyu. Büyülü bir biçimde etrafınızı sarar o enfes rayiha, siz farketmeden içinize nüfuz edip dolaşır, o esnada imza niyetine kalbinize bir çentik atar ve sürüklenirsiniz o kokunun ardından divane gibi peşisıra. Hemen peşine düştüm elbette ben de adını ilk kez duyduğum sözün sahibinin. Hem bilirsiniz, zamanımızda herhangi biri pek de kolay böylesi şeyler söylemiyor, bu da beni daha çok heyecanlandırıyor.

İsmi aratınca, ilk dikkatimi çeken ‘Selamlama’ adlı video oldu. Ne ki uzun süredir selam ile meşgulüm. Videoyu açtım, Fethi Gemuhluoğlu’nun kendi sesindenmiş kayıt.. Ve, Aman Ya Rabbi, iliklerime dek hissettim o muhteşem selamı.

“Evveli, âhiri, zâhiri, bâtını selâmlarım. El-Evvelü Allah, El- Âhirü Allah, Ez-Zâhirü Allah, El-Bâtınü Allah. Sâhib’i selâmlarım. Sâhib-i Hakîkî’yi selâmlarım. Sağımı, solumu, önümü, ardımı selâmlarım. “Levlâke Sırrının Mazharı”nı selâmlarım. Vâlidesini, Hadîce Vâlidemi, Fâtıma Vâlidemi selâmlarım. Çihâr-ı Yâr-ı Güzîn’i selâmlarım. Erkân-ı Erbaa’yı: Selman’ı, Mikdâd’ı, Ammâr’ı, Ebû-Zerr’i selâmlarım. İmâmeyn-i Muhteremeyn’i selâmlarım. Tâife-i ecinnîyi selâmlarım, mü‘minlerini ve müslimlerini. Ve sizi selâmlarım.”

Bir seneyi aşkındır, bir duada çok severek okuduğum bir bölümü, az biraz eklentiyle yeni günü karşılama duası olarak okuyorum:
“Hoş geldin, sefa geldin ey sabah ve ey yeni gün,
Merhaba ey mutlu vakit, ey mutlu saat ve ey yeni gün
Zaman sana geniş ve mutlu olsun ey yoluna revan yolcu.”

Bu duanın önünde ve ardında aklıma kim, ne gelirse selamlar gönderiyorum. Bazen soğukta dakikalarca bahçede dikilip, Peygamberlerden başlayıp, havayı, suyu, çiy tanelerini, havada gezen düşünceleri, fikirleri dahi, atomları ve tüm kainatı ince ince sayıyor, sanki her selamın sahibi bizzat karşımdaymış gibi içtenlikle ve hürmetle selamlıyorum. Perde ardında ne var bilmiyorum ancak her ne ise öyle yüksek bir enerji, bir coşku ve şevk yüklüyor ki bu selamlar bana, karşılıksız kalmadığını hissediyorum. İşte bu selam hali ve bunun bana getirdiği iyilik, hoşluk hissi ve bunun üzerindeki tefekkür halimin üstüne, aklımda olan acaba münasip olur mu diyerek eksik bıraktığım bazı noktaları net olarak Fethi Gemuhluoğlu’nun selamı içinde görünce hayretim, sevincim, merakım, şevkim ve bir ereni bulmuş olma heyecanım daha da arttı.

Üstelik sadece bir söz, bir selam değildi heyecanımı artıran. Bir süredir bazı gözlerde gördüğüm bir şey var, tam olarak ifade etmem çok güç, kelimeler çok zavallı o ifade karşısında ama en yakın şu tarifi yapabilirim; çocukça masum bakan, tertemiz, kirlenmemiş, latif gözler. İşte tam o gözler var Fethi Ağabeyde. Karşılaştığınızda sizi de masumiyetiyle iyi insan olmaya zorlayan, baktığınızda daha yumuşadığınız hatta istemsiz ağlama isteğinize kapıldığınız, çok, çok az insanda var olan o ifade. Bazen sadece bu ifadenin peşisıra sürüklenirim birilerinin peşinden ve mutlaka, mutlaka temiz bir hikaye çıkar ardından.

Bunların hepsi birleşince, o ilk sözü işittiğimde duyduğum rayiha o kadar o kadar kuvvetlendi ve depe derin bir deryanın önünde durduğum duygusu o kadar şiddetlendi ki nabzım delice hızlandı. Bu kokunun, bu duygunun demlenmesi için bıraktım bu konuyu böylece. Zaten gayrisine takat getiremedim.

Ancak üç gün sonra yeniden bakabildim Fethi Ağabey’e. Hakkında işittiğim ya da kendine ait bir söz öyle başımı döndürüyordu ki bazen bir cümle üzerinde hızlanmış kalp atışımla dakikalarca öylece kalakalıyor, bazen nefes nefese dostlarımla paylaşıyordum. Okudukça, dinledikçe dipsiz bir deryanın içine düştüğümü anladım. Düştükçe düşmeye izin verdim bu kez, yarıda kesmedim. Lakin dinmeyen kalp atışım, neden bilmem gözümden istemsiz dökülen ve durduramadığım gözyaşlarım, ilgilenmem gereken çocuklar derken ara verdim o gece okumalara, dinlemelere… Ama içim, dışım, önüm, ardım, hayatımı ve hayatımdakileri Fethi Ağabey’in ardındaki perdeden görüşüm gece boyunca devam etti.

Dedim o gece, bilmem ki neden ağlıyorum? Ertesi gün sakinleşince aziz zatların vefatlarından sonra da tasarruflarının devam ettiği (belki yaşarkenden daha fazla) ve benim onla değil, onun benle irtibat kurduğu düştü içime. Hani denir ya, insanın titreşimi arttığında bile gözyaşları dökülür (bazen de tersi) ya da titreşimi artıracak, yüksek frekanslı bir varlıkla irtibatta akıl bilmez nedir ne değildir, fikir de yürütemez ama beden bilir, ruh bilir, kalp bilir ve tüm o heyecan, o yaşlar oradan gelir. Zaten ertesi gün de Serdar Tuncer üzerinden cevap elime tutuşturuldu sanki. Diyordu ki Serdar Bey, Fethi Ağabey ile bir miktar gönül bağı kurduğunuz an, sanki hala hayatta gibi sizi asla bırakmayacaktır. Tıpkı yaşarken yaptığı gibi.. Dahası, kendisiyle tanışan bir kadının, yanından ayrılıp evine gittiğinde, Fethi Ağabey’in yüzünü aklından çıkaramadığını ve gece boyu ağladığını okuduğumda, aslında onunla karşılaştığıma ama sadece baş gözlerimin bundan haberdar olmadığına hepten ikna oldum. İnanıyordum ki elime tutuşturulan bu hikayelerle de oradaydım mesajı veriliyordu bir nevi. Ki buna dair bir hikaye daha anlatmıştı Serdar Tuncer.

Neydi bunca sevdiğim peki?

Yüzlerce kişiye yetişen biriyken kendinin ortada olmayışına, bir kelamı bile binlerce kez çarparken yazmayı farz saymayışına ama yazmaya yetenekli insanları madden ve manen sürekli olarak besliyor oluşuna, Necip Fazıl’ın deyişiyle cepheye su taşıyan su sakası oluşuna, okumayı farz, yazmayı ise nefsten gelme ihtimali vardır diye, manen emir almadan olmaz diye sakıncalı saymasına, bir cümlesi bunca çarparken 30 yıl söz orucu tutmasına, her daim şevkli, neşeli oluşuna, her daim ümitli oluşuna, dünyanın en uzak köşesindeki bir acıyı acısı saymasına ve dahası buna dair çabalamasına, küçükgayretleri asla küçük saymayışına, elinden gelen neyse onu yapma gayretinde oluşuna, dürüst, doğru ve ilkeli oluşuna, karşısına çıkan zihinleri bir zen ustası gibi şoke edip, zihnin silsilesini kırmasına, basmakalıp söylemlerden çok öte söylemlerine, namaz kılana namaz kılıyor musun deyişine, namaz kılana secde ediyor musun deyişine, aşkların tümünün Mevla’ya giden aşka yol olması sebebiyle gençlere aşık olmayı salık vermesine, devlet kurumlarında çalışırken beni şu şu kimse gönderdi diyenlere senin kendi adın yok mu diyecek cesaretine ve tam gereken yerde celaline, şairi, yazarı, destekleyişine, dahası içindeki cevherden kendi bile habersiz insanları yüreklendirerek o cevherin ortaya çıkması için her türlü desteği vermesine, gençlere elinizde bir miktar para varsa yemeğe değil sinemaya, tiyatroya, kitaba ayırın deyişine, sayısız insana ulaşmasına, bir caddede yürürken içindeki aşktan, şevkten ve tasavvufi neşeden sebeple, misal bir sokak satıcısının ellerini tutup, ‘Allah de’ demesine, ve karşılıklı bir o, bir satıcı Allah derken sokak ortasında cezbeye düşmesine/düşürmesine, canlı, dinamik, şevkli olmasına, iyiliği, sevgiyi, muhabbeti, dostluğu esas saymasına, kötülüğün, kinin tamamen geçici ve sönmeye mahkum olduğuna inancına, kendini yok sayıp insana koşmasına, kendini yok sayıp aleme hizmetkar olmasına, bu sırada ego, ene, nefis bunları eritmiş olmasına, kin, küslük bilmeyişine, farklı oluşuna, üzerine elinde alkol şişesiyle gelen sarhoşun, söyle bakalım bunun içinde Allah var mı sorusuna, hiç terslemeden, kardeşim Allah’ı her nerde arıyorsan ordadır diyen (yanındakiler içten içe kızmasına rağmen) ve sarhoş gittikten sonra kimbilir ne derdi var da bu halde deyip hıçkıra hıçkıra ağlamasına, yukarıda tutulduğum; yalnız insanların değil, kurdun-kuşun, dikenin-otun da hakkını görüp gözetesin, cümlesini oğluna vasiyet olarak bırakmasına, ah, çok şey var yazacak bu konuda…

Çok kişiye eli yetişmiş Fethi Ağabey, hakikaten ağabeylik yapmış tam da dendiği gibi… Ben de manevi ağabeyim olarak selamlıyorum kendisini. Keşke onca elinin uzandığı insan daha çok bahsetmiş, çok çok bahsetseymiş, hep bahsedilseymiş, keşke ben de çoktan bilseydim diyecek gibi oluyorum sonra “keşke şöyle yapsaydım, o zaman şöyle olurdu, deme. Allah’ın takdiri böyleymiş, O dilediğini yaptı, de” hadisini hatırlayıp olacak olan olmuştur deyip susuyorum. Susarken, tıpkı Fethi Ağabey’im gibi, benim yazdığım şu minicik blog yazısından ne olur demeden, elimden gelen bu olduğu için, buna gayret ederek Fethi Ağabey’i daha çok kişi duysun, duyalım da ilham olsun hepimize niyetiyle buraya yazıyorum. Zira giderek daha çok öğreniyorum ki, hiçbir samimi gayret, niyet asla boşa değildir, küçük de değildir.

Ve, Fethi Ağabey’i ve okuyan herkesi selamlıyorum.