Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Müjdat Uluçam, “Mayası Halis Fikir Sakası”

(Birnokta, Ekim 2020)

Çevremdeki hiçbir kimse O’ndan bahsetmemişti. Adını ilk defa Cağaloğlu’nda bir kitapçı vitrininde gördüm. “Dostluk Üzerine” kitabında. Fakülte’ye yeni başlamıştık. Yıl 1983’tü. Lise tahsilimiz süresince bazı yazar ve düşünürlerden haberdar olmuş, bir kısmına aşinalık kesbetmiştik. Fakat Fethi Gemuhluoğlu gündemimize girmemişti. Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Ali Şeriati, Malik b. Nebi, Said Havva’nın eserlerini okumuş, sıklıkla menkıbelerini dinlemiştik. Yunus Emre lise edebiyat müfredatındaki şairlerden herhangi biriydi. Mevlâna’dan bir beyit veya bir söz aktarana rastlamamıştık. Yahya Kemal, Tanpınar bize ne kadar uzaktı…

Mehmet Akif ve Necip Fazıl’a aşinaydık. Şiirleri sık sık seslendirilirdi. Kur’ân ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için indirilmemişti. Asrın idrakine söyletmeliydik Kur’ân’ı. Sakarya Türküsü ve Zindan’dan Mehmed’e Mektup dillerden düşmezdi. Bu dava hor, bu dava öksüzdü. Buna rağmen Necip Fazıl hayatta iken konferansına veya sohbetine götüren, haydi birlikte gidelim diyen olmamıştı. Cemil Meriç’e de Fethi Ağabey’e de. Halbuki hepsi Erenköy’de ikamet ediyordu. Ve biz de İstanbul’daydık, İstanbul’da yaşıyorduk. Maltepe’de hemen bir alt sokağımızda yaşadığını otuz sene sonra öğrendiğimiz Abdullah Kucur Amca gibi. Şükür ki vefatından bir yıl evvel bir kerecik de olsa evinde sohbet imkanı bulabildik. Bir dünyaya hem kör hem de sağırdık adeta. Çağımızın tanığı değildik açıkçası. Mehmet Zahid Kotku, Sami Efendi, Gönenli Mehmet Efendi, Mahir İz ve daha nicelerine de erişemedik, hemhâl olamadık. Nasıl olacaksa, kuşların göz bebeğine hak yol İslam yazıyorduk…

Kitabı aldım ve heyecanla okumaya başladım. Sevdim, imrendim, gıpta ettim ve bağlandım. O günden beri de Fethi Ağabey’e dikkat kesilir, hakkında yazılanları okur, konuşulanları dinler ve onu anlamaya çalışırım. Bir vakıf adam ancak böyle olur diye çok konuşmuşuzdur dostlarla. Hâlâ da bir benzeri gelmiş değildir. Olsaydı bir başka Ağabey’den de söz edilirdi herhalde.

Kitap, 22 Kasım 1975’te “Dostluk Üzerine” başlıklı bir konuşmasıyla başlıyor. İyi ki birileri bilgi ve hikmet yüklü o eşsiz ve beliğ konuşmayı kaydetmiş ve muhafaza etmiş. Kaydetmek, muhafaza edip gelecek nesillere miras olarak aktarmak da mühim. Fethi Ağabey’in inancını, düşüncesini, hayata, insana ve kâinattaki tüm varlıklara bakışını yansıtan, varoluşunu, tavrını, duruşunu, ufkunu gösteren, geleceğe yönelik bir vizyon konuşmasıdır. Bir veda, vasiyet, bir helalleşmedir adeta. Fethi Ağabey’in yazıları ve mektupları, kendisine ithaf edilen şiirler, hakkında çeşitli gazete ve dergilerde çıkan yazılar, anma toplantısındaki konuşmaları da ihtiva eden muhabbetle dolu, yeni ve farklı yorumlarla üzerine adeta üzerine şerh ve haşiye yazılan nitelikli bir kitaptır.

Yaşadığı dönemde oldukça meşhur pek çok insan ve yazar şöhretini ve önemini kaybettiği halde vefatının üzerinden 43 yıl kadar uzun bir zaman geçmesine rağmen Fethi Gemuhluoğlu hâlâ konuşulmakta ve gönüllerde yaşamaktadır. Halbuki nesiller değişmiş, hadiseler, meseleler farklılaşmış, dünya fikri, siyasi, ekonomik bir çok değişim ve dönüşümler geçirmiştir. Hep düşünür, merak eder dururum. “Kırk senedir ‘söz orucu’ tutuyorum. En az 20 senedir, 25 senedir ‘yazı orucu’ tutuyorum. Ne yazarım, ne çizerim. Zaten okur-yazar takımından da değilim” diyerek sükûtu, meydanlarda görünmemeyi tercih eden, mahfî bir kişiliğe sahip Fethi Ağabey’e yönelik gün be gün artan bu ilgi ve teveccühün sebebi ve hikmeti nedir acaba? Üstelik O’ndan bize intikal eden yüzlerce makale veya kitap da bulunmuyor. Sadece bir konuşması, Anadolu’nun ücra denilebilecek bir yerinde, küçücük bir kasaba olan Arapkir’de, 1956-59 yıllarında Arapgir Postası gibi mahalli bir gazetede yayımlanan 30 köşe yazısı, iki röportaj ve 1953-77 arasında dostlarına yazdığı 36 mektup. Mehmet Genç’in dediği gibi “O, zamanımızın Sokrat’ı” mıdır yoksa? Belki de öyle. Bir tek eseri olmayan fakat 2000 küsur yıldan beri insanlık âleminin en gözde filozofu Sokrat. Demek ki sevilmek, hayırla yad edilmek için onlarca eser vermeye hâcet yokmuş. Nitekim İmam-ı Rabbânî’den de bize kalan sadece mektupları, “Mektûbât”ı değil midir? Ebu Hanife’nin de telif ettiği bir kitabı yoktur. Fakat Ebu Yusuf, İmam Muhammed, Züfer gibi her biri müctehid talebeleri vardır. Ve Ebu Hanife de o vefalı talebeleri sayesinde düşünceleri ve fikirleriyle hâlâ yaşamaktadır.

Fethi Gemuhluoğlu’nu hakkıyla anlayabilmek, önemini ve rolünü idrak edebilmek için yaşadığı dönemin şartlarına ve muhitine göz atmak gerekecektir. Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Hilmi Ziya Ülken, Rahmi Eray, Eşref Edip, Mümtaz Turhan, Mahir İz, Nihat Sami Banarlı, Ali Yakup Cenkçiler, Ali İhsan Yurt hayattadır. Kadir Mısıroğlu ve Şevket Eygi popüler, Osman Yüksel Serdengeçti menkıbeleri ve mücadelesiyle dillere destandır. Samiha Ayverdi, Kubbealtı ve çevresi, Ergün Göze, Ahmet Kabaklı ve Türk Edebiyatı dergisi ilgi odağıdır. Tasavvuf ve tarikat büyükleri geniş kitleleri irşad etmektedir. Fethi Ağabey, “Türkiye’nin muhtarı” ünvanını hakedecek şekilde tüm bu çevrelerle irtibatlı, faaliyetlerinden haberdar, onlarla iç içe, yan yanadır. Etrafını gözlemlemekte, ibret alıp dersler çıkarmaktadır. Bütün bu dînî, fikrî, siyasî teşekküllere ve öbeklere rağmen Fethi Gemuhluoğlu da nev’i şahsına münhasır müstakil bir şahsiyet olabilmiş, kendi hususi muhitini ve çevresini oluşturmuş, feyz ve ilham alınan bir cazibe merkezine dönüşmüştür. Bu cazibe ve çekim gücünü kendisinin bir mürşide gönülden bağlı dervişliğine, yüksek mevkilerdeki bürokrat kimliğinin avantajına ya da Türk Petrol Vakfı’nın maddî imkanlarına bağlamak yetersiz kalacaktır. Zikredilen bu vasıfların olumlu etkisi ve katkısı olduğu inkar edilemez fakat sadece bunlara hasrederek izah etmenin sadra şifa bir açıklama teşkil etmediği de aşikârdır. Benzer niteliklere ve imkanlara sahip pek çok insan gönüllerde hiçbir iz bırakmadan unutulmuş, silinip gitmiştir. Sevgi, dostluk, minnet ve şükranla anılmak, hatırlanmak çok az insana nasip olmuştur. Gemuhluoğlu gibi insan ve toplumla uğraşan, söyleyecek sözü, kendine has tavrı ve duruşu olan cemiyet adamlarının, yeni bir çığır açmak ve bir nesil yetiştirmek sevdasıyla koşuşturan insanların sadece dostları olmaz. Muârızları da bulunur. Kıskanan, haset eden, insanlarla irtibatını kesmeye, engellemeye, unutturmaya çalışan, hatta işi düşmanlık boyutuna vardıranlar da olur. İrfan Fethi Ağabey’in de bu tür olumsuzlara muhatap olması garipsenemez. Dâr-ı bekâya irtihalinden sonra da birileri ileri geri konuşmaktan geri durmamıştır. Fakat pek çoğu haksız, mesnedsiz, sû-i zanna dayalı, haset ve kıskançlık mahsulü gıybet ve dedikodulardan ibarettir.

Peki nedir öyleyse Fethi Ağabey’i hâlâ önemli ve değerli kılan husus? Kendi ifadeleriyle özetlemek gerekirse “insana dost, fikre dost, coğrafyaya dost, tarihe dost, kendi varlığına dost” olmasıdır. Kâinata, evrene, zatına, insana hoşça bakması, düşünce, fikir, ideoloji mezhep, meşrep ayrımı yapmaksızın insanlarla dostane ilişkiler kurmasıdır. Birleştirmek, buluşturmak, tanıştırmak, kaynaştırmak, yüreklendirmek, özgüven aşılamak, geliştirmek kaygısıyla yaşamasıdır.

İnsana dosttur. “Biz insanda birleşmeliyiz. Kur’ân’ın insanında buluşmalıyız” diyordu. Yunus gibi gönül inşa etmek telaşındaydı. Nuri Pakdil’in “Bağlanma” adlı eserinde resmettiği gibi, “Onunla konuşan, daha doğrusu salt onu dinleyen O’nun yanından ayrıldığında iç aygıtlarının bir bakımdan geçirildiğini, onarıldığını mutlaka duyumsamıştır. İnsan kalbinin, o kalpteki manevi yaraların büyük bir onarım ustasıydı”. Aşksızlara aşk aşılıyor, aşıkları keşfe çalışıyordu. Aşk olmadan sözün de kelâmın da tesir etmeyeceğini çok iyi biliyordu.

“Aşksızlara benim sözüm
Benzer kaya yankısına
Bir zerre aşkı olmayan
Belli bilin yabandadır”

Hasbîdir Fethi Gemuhluoğlu. Paranın, şöhretin, mevkinin ve makamın peşinde koşmamıştır. Dünyevî olan her şeyi elinin tersiyle itmiştir. Görünürde tek başına bir ferttir fakat yüzyıllara sâri bir müessese olan Enderûn gibi, asırlık Dârülfünûn gibi gece gündüz çalışıp, didinmiştir. Etrafındakilere sadece sohbet etmekle, okumaya, öğrenmeye teşvikle yetinmemiş, imanlı, zeki, çalışkan, istidatlı, gelecek vadeden gençleri yazmaya, eser vermeye yönlendirmiş, yazan, üreten, memleketin eğitim ve kültürüne hizmet eden insanlar olmalarını istemiştir. Özellikle de üniversitede asistan ve öğretim üyesi olmaları için olağanüstü gayret sarfetmiştir. Çoğu zaman da onların ikbali ve istikbali uğruna onurunu, vakarını, izzeti nefsini feda etmiş, pek çok nâdanın kahrını çekmiştir. Dolayısıyla mayası halis bir gençlik yoğurmak, aydın bir kadro yetiştirmek emeliyle yanıp tutuşmuştur. En önemli farkı ve hususiyeti budur kanaatimce, bu alandaki eksikliği, yetersizliği ve boşluğu farketmiş ve kıt imkanlarını zorlayarak bu açığı kapatmaya çalışmıştır. Zira ona göre “davasında titizlik göstermeyen sürünmeye mahkumdur”. Mehmet Genç, onu en iyi anlayan ve analiz eden talebelerinden birisidir; “Ben ömrü hayatımda bunu yapan sadece Fethi Ağabey’i gördüm. Nüfûz ederdi, bir bakışta, bir kaç çapraz soruyla bir gencin neye kabiliyeti olduğunu anlar, içindeki cevheri keşfeder ve o yönde yönlendirmeye çalışırdı. O genç de şaşırırdı, hayrette kalırdı. Erol Güngör, Mehmet Çavuşoğlu bunlardan bir kaçıdır. Erol Güngör, O’nun yönlendirmesiyle Hukuk Fakültesini terketti, sıradan bir hukukçu olacakken iyi bir sosyolog oldu. Çavuşoğlu da öyle. Onu da kendi fakültesini terkedip edebiyata, klasik Türk Edebiyatına Fethi Ağabey teşvik etti. Milletimiz düşkün, yoksul olana yardım eder, destekler, ama yetenekli olanı teşvik etmek enderdir, çoğu zaman da hased eder, yükselmesini istemez. Bu meziyet hasbî olarak sadece Fethi Ağabey de vardı…”

70’li yıllarda sokağın, meydanın, içi boş sloganların, yumruğun, kavganın revaçta olduğu bir dönemde o sevgiden, dostluktan bahsediyor, kitaba, kütüphaneye, ilme, kültüre, sanata, üniversiteye davet ediyordu. Teşhisleri ve tespitleri yerindeydi ve isabetliydi. O kadar isabetliydi ki insanlar tesirinde kalıyor ve farkında olmadıkları kabiliyetlerini keşfeden bu gönül adamının sözüyle fakültelerini değiştirip, bir iki yıllarını feda ediyordu.

Fethi Ağabey, hakkı tebliği esas alıyor, insanların iyi taraflarını, meziyetlerini öne çıkarıyor, bu hususta mübalağa etmekten de çekinmiyordu. Tenkitle vakit kaybetmiyor, kaybedilmesini de istemiyordu. İnşâ ve îmar esastı. Türkiye için, Türklük ve insanlık adına. Bu sebepledir ki parlak bir geçmişi olan itibarlı ve nüfuzlu bir bürokrat iken bürokrasiyi terkediyor, vaktini, hayatını, kendini gençlere adıyordu. Gece gündüz onlarla meşguldü. Ana babaları dahil herkesten çok daha iyi tanıyordu onları. Her yıl düzenlenen genel iftarlarda burs verdiği iki yüzün üzerindeki talebeyi adı soyadı, anası, babası, memleketi, mesleği, fakültesi ve sınıfını ezberden zikrederek takdim ediyordu. Bu duruma şaşırarak, hayretler içinde kalarak ertesi gün kendisine soran Emin Işık’a “gecem gündüzüm, rüyalarım bile onlarla” cevabını veriyordu. İmanlı, vatan ve millet sevgisiyle dolu gençleri bulur, onların yetişmesi için tüm gayretini sarfederdi. Sonra da bunu şöyle izah ederdi; “Ben senin ne ananı, ne babanı, ne de aileni tanıyorum, ne verecek kızım var, ne de alacak oğlum. Ama ben senin için niye dertleniyorum biliyor musun? Çünkü sen Türkiye’nin ihtiyacısın”. Ülfet eden, ünsiyet kuran, birleştiren, kaynaştıran, tanıştıran, gönülleri ve kalpleri ittihad edendi, ayrıştıran, bölen, dağıtan değildi. Bir nesil yetiştirmek sevdasındaydı, insana dost olan…”Dostluk coşkusuydu sunduğu. İnsanın elinden tutuyor, adeta çağa çıkartarak yürüyüşe alıştırıyordu. İnsan, arttığını, çoğaldığını duyumsuyordu O’nun yanında”

Tekelci, inhisarcı, sınırlandırıcı değildi, bilgi ve hikmet nerede ve kimde ise oraya işaret ederdi. Sağ, sol, doğu, batı, kuzey, güney ayırımı yapmazdı. Veren eldi daima, kendi şahsî çıkar ve menfaatleri için insan- ları kullanmaz ve istismar etmezdi.

Fikre dosttur. Necip Fazıl’a göre o bir “fikir sakası”dır. Bu ülkenin fikir ve düşünce sahibi, ilim ve irfan ehli nesillere ihtiyacını en iyi hisseden ve gören bir aydın olarak “gönül dölleyip”, aşk aşılamış, gönül çocukları yetiştirmiştir. Aşk ve şevk insanıdır. Çünkü O’na göre “Gerçek mü’min ve muvahhid kişinin bunalımı olmaz, hayat “cezbe” ve “şevk” üzerine bina edilmiştir. Yaşamak sevincini yitirmemek gerekir”. İlk kez karşılaştığı gençlere “âşık oldun mu?” diye sorması sebepsiz değildi. Âşık olmayan, sevgi nedir bilmeyen, merhametten yoksun kişilerle yol yürünmezdi çünkü. Necip Fazıl’ın belirttiği gibi “Fethi Gemuhluoğlu, harp meydanında görünmeyen, fakat ateş hattındakilere sakalık eden, nakliye ve levazım kollarına yön veren, hususî çevrelerde “mayası halis bir gençlik yoğuran”, gönlü tasavvuf kokusiyle ıtırlı ve dili en murassâ Osmanlıca zarbı içinde İslâmî zevk mazrufiyle nakışlı, son turfanda bir tipti…”

“Düşünen adam yok, düşünen adam yok” diyerek teessürünü belirtir, “İlmihal bilmek, İslâmı anlamak değildir. İslâmî tefekkürden haberimiz yok. Neyi düşüneceğini bilmeyen kimsenin, düşünmesi mümkün değil” diye söylenir dururdu. Meseleleri tahlil, analiz eden bir mütefekkir, ve düşünür olmakla birlikte sanatçı kimliğine de sahipti. Eski ve yeni tiyatromuzu bilir ve yakından takip ederdi. “Bir Adam Yaratmak” piyesini 13 yaşında, bir çatı katında tek başına oynayacak derecede tiyatroya, edebiyata düşkündü. “Köy Türküleri”ni anlatan yazılar yazıyordu. “Tuna Şiirleri”ni derliyor, Cumhuriyet dönemi Türk Şiirini bir “Antoloji”de toplamaya çalışıyordu. Muallim Naci’nin;

“Hakperestim arz-ı ihlâs ettiğim dergâh bir,
Bir nefes Tevhid’den ayrılmadım, Allah bir”

beyti dilinden düşürmüyordu.

“Şiir yazmayan, ama şiiri en iyi anlayanlardan biriydi. Bir oyunu, bir denemeyi, bir öyküyü, bir işçinin fırından aldığı taze ekmeği yiyişindeki hazla özümlerdi içinde. Okuduğu romanları, dinlediği türküleri, gezdiği resim sergilerini anlatırdı sürekli. Güzel sanatlardan söz etmeye görsün, bir kımıltı eklenir gibi olurdu doğaya. Sanat dergilerini izlerdi büyük bir titizlikle. “Kişi düştüğü yerden kalkar” derdi. “Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma, gene sanatla atılacak yurt dışına”. Eklerdi; “Sanatla kalkacağız ayağa”

Kitab’a dosttu. Tüm tanıdıklarının eksiğini gidermek için sürekli okuyordu. Bir neslin tüm sorumluluğu omuzlarındaydı adeta. Kitaba dostça, anne şefkatiyle, mehametle yaklaşırdı. Bir canlı gibi görürdü kitabı. Kutsal Kitab’ın adı geçtiğinde “fizikötesi bir akım geçerdi yeryüzüne O’ndan. “Tüm okuduklarımız” derdi “bizi olgunlaştırmalı, daha iyi anlayabilmemiz için Kutsal Kitabı”. İnsan sıcaklığının ancak Kutsal Kitap’la duyumsanabileceğini, insan sıcaklığının ancak Kutsal Kitap’la yeryüzünde büyütülebileceğini anlatır ve Eklerdi: “İnsanın bunalımı Kutsal Kitab’ı yeterince anlayamamasından ileri gelmiyor mu?”

Coğrafyaya, tarihe, kendine dosttu. Kendisiyle barışıktı. Kendisiyle barışık olmayanların diğer insanlarla dost ve barışık olacağına inanmıyordu. İkaz ediyor ve uyarıyordu. “Coğrafyaya dost olamadığımız için Anadolu Beylerbeyliğini de artık çok görüyorlar” diyordu. Coğrafyaya dost olmak ancak sevmek, tanımak, bilmek, sahip çıkmakla mümkündü. Bir memleketin yüzyıllar içinde oluşmuş tüm kültürünü kucaklamak, geleneklerini, örfünü benimsemek, masallarını, menkıbelerini, manilerini, ninnilerini, türkülerini sevmekle coğrafyaya dost kalınabilirdi. İşte Fethi Gemuhluoğlu bu şuur ve bilinçle hareket ediyordu. Anadolu’yu merkez alarak tüm dünyaya uzanıyor, yeryüzünü tarassut eden bir radar gibi evrende olup bitenleri dikkatle takip ediyordu. Müslümanca bir şuurdu onunkisi. Anadolu’yu muhkem kılmanın başka bir yolu yoktu çünkü. Mevlâna’nın pergel metaforu gibi bir ayağı Anadolu’da sabit ama aklı, fikri ve gönlüyle tüm dünyayı dolaşıyordu. Asya, Afrika, Avrupa, Amerika, Çin, Kafkasya, Balkanlar, Ortadoğu. Osmanlı’nın hakim olduğu, fethetmek arzusuyla seferler düzenlediği her yer ve yurt ilgisi ve bilgisi dahilindeydi. Zira ona göre emanet verilmiş ve fakat alınmamıştır. O halde emanete buradan, Anadolu’dan başlayarak sahip çıkmak gerekmektedir. Pakdil, çok güzel özetlemiştir bu ufku…”Çok iyi bilmemizi isterdi Avrupa’yı. “Ancak” derdi “böyle ayaklandırılır Afrika”. Amerika’yı, Rusya’yı, hele Çin’i titizlikle anlatırdı, ne çok kitaplar okurdu bu ülkeler üzerine. Tüm tanıdıklarının eksiğini, adeta gidermek için, “okurdu” sürekli. Bazen, eliyle şöyle bir vururdu masaya “iyi olacak” derdi, “sonunda iyi olacak”, “iyileşiş ordan başlayacak”; bakardım eliyle gösterdiği yöne, hep Ortadoğu’yu gösterirdi. Ortadoğu sanki bir coğrafya olmaktan çıkmış, arkadaşımız oluvermişti”

Ruhu şâd, feyzi dâim olsun…