Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Mehmet Nuri Yardım, “Vakıf Çeşmesi Bir Adam: Fethi Gemuhluoğlu”

(Dil ve Edebiyat, Ekim 2009)

İdealist gençlere, “Cebinizde kalan son lirayla simit alıp da karnınızı doyurmayın, gidin onunla bir film yahut bir tiyatro seyredin.” diyordu Fethi Gemuhluoğlu. Ben de tanıma şerefine ve bahtiyarlığına eremediğim Gemuhluoğlu’nun bu sözünü duymuşçasına cebimdeki tek lirayla Edebiyat Fakültesi’nden çıkıyor simit yerine Sahaflar’dan edebî bir eser alıyor, okuyordum.
O “aşk”la, “dostluk”la aynîleşmiş bir ulu kişiydi. Yakınlarına şu tavsiyede bulunuyordu: “Hiç âşık oldunuz mu? Bir dağ başında, bir ağaçla baş başa kalsam, o ağaca âşık olurdum.” O, hakiki aşk’ın güzelliğini, mânâsını hâlleriyle, sözleriyle, tavırlarıyla gösterebilmiş âbide şahsiyetlerdendir.

Dr. Necmettin Turinay, Özgür ve Bilge (Kasım 2002) dergisinde yayımlanan “Vakıf Çeşmesi Gibi” başlıklı yazısında Fethi Gemuhluoğlu’nun gençlere tavsiyelerde bulunurken, “Vakıf çeşmesi gibi olun!” dediğini belirtiyordu. O gençler, bugün bir çok müessesenin başında aktif olarak hizmet veriyor. Bugünün fikir, sanat ve siyaset dünyasını o sıcak yüzlü, geniş yürekli insanın teşvik ettiği delikanlılar yönlendiriyor.

İlhamından, feyzinden ve sözlerinden yüzlerce, hatta binlerce kişinin istifade ettiği Fethi Gemuhluoğlu, bu ülkede yaşamış milletimize ak baht olmuş, kendisi de talihli büyük bir münevverdi. 1922 yılında İstanbul Göztepe’de doğmuştu. Arapgir’e yerleşmiş soylu bir Türkmen ailenin iyi yetiştirilmiş evlâdıydı. İlk ve orta tahsilinden sonra Hukuk tahsili yapmıştı. İstanbul’un çeşitli liselerinde öğretmenlik, Spor ve Sergi Müdürlüğü, Odalar Birliği Basın Müşavirliği gibi görevlerde bulunmuş, son olarak Türk Petrol Vakfı Genel Sekreterliğini yapıyordu. Bu görevinin yanında çeşitli kuruluşlarında yönetim kurulu üyesi idi. Evli ve Ali ile Selman adlı iki çocuk babası olan Gemuhluoğlu, 5 Ekim 1977 tarihinde Hakk’a yürümüştü. Sohbetleri, mektupları, yazıları, hâtıraları ve çeşitli gazete ve dergilerde hakkında yazılıp söylenenler 1978’de Dostluk Üzerine adıyla Boğaziçi Yayınları tarafından bir kitapta toplanarak yayımlandı. Bu kitap daha sonra “Gerçek olan aşktır” adıyla, 2001’de ise yine aynı adla “Dostluk Üzerine” adıyla İstanbul Yayınları arasında çıktı.

EHL-İ İRFAN
Ön adı “İrfan”dı, ismiyle müsemmaydı. Gönül ehli, derviş hüznünü içinde her dâim taşıyan, ülkesinin mukaddeslerini bayraklaştıran bir kahramandı. Müslüman Türk insanının bütün değerlerine sahip çıkan efsane adamdı Fethi Gemuhluoğlu. Vefatının 30. yılında rahmetle, minnet ve şükran duygularıyla anıyoruz, hatırlıyoruz onu. Ama sadece anmak yeter mi, bence anlamaya da çalışmamız lâzım. Ne yapmıştı da bir sevgi hâlesi oluşturmuştu çevresinde. Arif Nihat Asya, Nihal Atsız, Özdemir Asaf, İbrahim Minnetoğlu, Erdem Bayazıt, Kaya Bilgegil, Asaf Halet Çelebi, Kemal Edip Kürkçüoğlu, Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Hilmi Yavuz, Cahit Zarifoğlu ve daha onlarca aydının, sanatkârın sevgisini saygısını nasıl da kazanabilmişti. Büyük dil âlimi, hocam Muharrem Ergin ona “Türkiye’nin muhtarı” diyor, Ahmet Kabaklı “huma kuşu”nun ardından ağıtlar yakıyor, Şairler Sultanı Necip Fazıl bu “fikir saka”sına iltifatlar ediyordu.

Gemuhluoğlu bir şiirinde “Kalbimi oymuşlar, oymuşlar da şimallim/ Hayalini, resmini değil / seni koymuşlar içinde/ Onun içindir adınla anışı” diyordu. O yüksek bir mefkurenin iflah olmaz sevdalısıydı. Yüreği Allah için, vatan için, bayrak için, Kur’an için, memleket için çarpan serdengeçtilerin “ağabeyi” idi. Binlerce vatan evladına burs buldu, onları okuttu ve akademisyen olmaları için uğraştı. İşsiz olanlara iş aradı. O başı sıkışanların uğradığı, dara düşenlerin iltica ettiği, ihtiyacı bulunanların müracaat ettiği ilk ve en emin adresti.
Yazık ki onu dünya gözüyle göremedim. Çünkü İstanbul’a geldiğim 1978’den bir sene önce vefat etmiş, bu fani dünyaya veda etmişti. Ama O’nun yüksek ahlâkını, yılmak bilmeyen büyük iradesini ve mücadelesini en yakınlarında bulunan Ergun Göze, Üstün İnanç, Mehmed Niyazi, Yavuz Bülent Bâkiler, Feyzi Halıcı, Uğur Derman, Mustafa Miyasoğlu, Durali Yılmaz, Emin Sezer ve diğer büyüklerimden dinledim.

“FİKİR SAKASI” VE DOST
O “dost”a, dostluğa canu gönülden inanmış yürekli bir Türk aydınıydı. Siyaset yapanlara yol yordam gösterdi, yön verdi yıllarca. Gençlere “aşk”ı tavsiye etti, gerçek aşkın ulviliğini hatırlattı. Aydınlar Ocağı’nda “Dostluk üzerine” adıyla yaptığı unutulmaz konuşmasında kararan gecelerin sabahlarının pek yakın olacağı müjdesini veriyor ve “Gözü ışımış olun, çünkü sabah oluyor.” diyordu.

Küfür ve inkâr bataklığında saplananlar ona koşuyor, tereddütlü aydınlar onu soruyor, inançlı okumuşlar ondan güç alıyordu. Gençler ise hız, ilham ve moral elde ediyorlardı. Fethi Gemuhluoğlu, bölünenleri birleştiriyor, parçalanmışları topluyor, ayrılmışları bir araya getiriyordu. Rahle-i tedrisinden geçenler millî ve manevî değerlere daha sıkıca ve adam gibi sarılıyorlardı. Vatan, bayrak ve memleket sevgisi yüreklerinde kök salıyordu. O bir güneş gibiydi. Çevresinde dolaşan uzak yakın bütün yıldızlara ışık verdi, şefkat ve merhametiyle ısıtıverdi. Türk dünyasının en uzak yerinde bir soydaşına dokunan diken önce ona acı veriyor, İslâm dünyasının ırak beldelerinde dindaşına yapılan zulüm onu incitiyordu. O yeryüzünde Müslüman ve Türk olan bütün insanların yakını, dostu, duacısıydı. Yavuz Bülent Bâkiler’e yazdığı mektupta Mehmet Akif’i, Necip Fazıl’ı, Sâmiha Ayverdi’yi, Safiye Erol’u ve Sezai Karakoç’u okumasını tavsiye ediyordu. Sadece ona mı, mektup yazdığı yüzlerce kişiye faydalı tavsiyelerde, hayırlı öğütlerde bulunuyordu. Çünkü o himmeti millet olan, insanı için yaşayan Korkut Ata neslinden bir Oğuz Beyi idi. Peygamber aşkıyla içi yanan kahraman bir mümindi. Dilimize vurgun, kültürümüze âşık, milletimize hayran, türkülerimize sevdalı bir alperendi.

KADIN ANASI’NIN OĞLU
Kimi ona “Alp-eren” dedi, kimi “Türkiye’nin muhtarı” saydı kendisini. “Güzel adam”, “dost insan” olarak bilindi. Bütün bunlarla birlikte KADIN ANA’sının evlâdıydı Gemuhluoğlu…
Bir irfan mektebiydi, üniversiteye irfansız gidilmezdi. Gönülsüz, aşksız yazı yazılmazdı. Öğretim üyeleri, yazarlar onun ders rahlesinden geçtikten sonra talebe yetiştirmeye başladılar. Aşk olmadan meşk olamazdı. Bu yüzden maddi aşka da değer verir, sevdanın çilesini tadamayanların manevi aşkın katına da çıkamayacaklarını söylerdi. Gençler ondan gerçek aşkı, nasıl âşık olunması gerektiğini öğrendiler. “Büyük rüya görmek lâzım” geldiğine inanırdı. Büyük dâvaların hamalı olanlar büyük rüyâlar görebilirdi ancak. O, bu rüyaları gören ve göstermek isteyenlerdendi. Bir neslin, hatta nesillerin elinden tutucusu, doğru yolu göstericisi, o “müstakim” yolda yürütücüsü ve yüksek davayla raptedip ulvi gayeye ulaştırıcısı olmuştur.
Fethi Gemuhluoğlu, aynı değerlere inananların birleştiricisi, gönüllerinin kaynaştırıcısı olarak “Tevhid ehli” bir şahsiyetti. Bütün gayesi, çok sevdiği “masum, mahzun ve mağdur millet”imizi lâyık olduğu yerde görebilmekti.
Yeni nesiller kitapları olmadığı için kendisini pek tanımaz. Fakat bugün eser veren ilim adamlarımız, yazarlarımız onun ŞAHESERİ’dir. Türk aydınlarının pek çoğunun, kendisinden feyz alıp istifade ettikten sonra ufku açılmıştır. Düşüncelerindeki olumlu ve büyük değişmelerde hakkı, rolü ve tesiri vardır. Türk milliyetçiliğinin şekilcilikten ve kuru kalıplardan kurtulup maneviyatla mânâlanmasında en büyük pay sahiplerindendir.
Gemuhluoğlu son dönem Türkiye’sinin siyasî kaderinde aktif rol oynamış ve birleştirici-bütünleştirici tavrını ortaya koyarak milliyetçi mukaddesatçı kesimin biraraya gelmesini sağlamıştır. Bu gayretin sonucu olarak 1970’li yılların ortalarında Milliyetçi Cephe Hükümeti kurulmuştur. Gemuhluoğlu’nun bu tarihî vasiyetini 12 Eylül’den sonra milletimiz gönül yordamıyla yerine getiriyor, parçalanıp bölünmektense, birleşip bütünleştirmeyi tercih ediyordu.

“DERVİŞTİ, HAKKA YÜRÜDÜ”
5 Ekim 1977’de Hakka yürüdüğünde yüzlerce yazı ve şiir yazıldı ardından. Destan Şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu da Hakk’a yürüyen Derviş’i şu güzelim şiiriyle uğurlamıştı:

Hak yolunu, gönül yolu
bilmişti; Hakk’a yürüdü.
Değişmez töredir; Hakk’tan
Gelmişti; Hakk’a yürüdü.

Ne gezindi azda, çokta,
Ne yıldız aradı gökte…
Mutlak güzelliği Hakk’ta
Bulmuştu; Hakk’a yürüdü

Giyinip ak önlüğünü
Seçti vuslat şenliğini…
Aynalardan benliğini
Silmişti; Hakk’a yürüdü.

Titremeden eli, dizi
Aştı yokuşları, düzü…
‘Elest’ içre ‘Belâ’ sözü
Vermişti; Hakk’a yürüdü.

Bir almadan, binbir veren,
Dikenliklerden gül deren,
Yesevî’den bir Alp-eren
Dervişti; Hakk’a yürüdü.”

ONDAN VASİYET GİBİ SÖZLER:

“Akıl kutsaldır, beyler. Din-i mübin, akıl sahiplerine teklif edilir. Fakat akıl, akılsızlara gereklidir. Aklı olanlar, aşkı seçsinler.”

“Bütün okuduklarını unutup ümmi olmak güzel şey. Hakk insanın gönlüne kendi ışığından koymuşsa o güzel, ötesi boştur.”

“Kendi kendinize sebepsiz yere hüzünlendiğiniz anlarda biliniz ki Allah’a yaklaşmışsınızdır.”

“Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olmazlar. Kendileri ile barışa varamayanlar, gayri ile barışa varamazlar. Kaldı ki, savaş yoktur. Dünya, dostluk üzere halkedilmiştir.”

“Gerçek olan aşktır.”

“”Peygamber-i Ekber’e bağlanmadan yürünmez, aşılmaz hiçbir engel.”

“Riya saltanatının ömrü çok kısadır. Gelecek bir mübarek vakte hazır olunuz! “Gözü olana sabah ışımıştır” Hâl-i yakazadayız. O sabahın alacasındayız.”

“Ben şimdiye kadar herkese evliyâ imiş gibi muamele etmekten hiçbir zarar görmedim.”

“İstikbal, gözyaşını tanıyanlarındır. Ağlamayan gözün gördüğünden hayır gelmez. Allah göz pınarlarınızı kurutmasın.”

“İnsanın kendi kendisini gözden geçirmesinin kendi karanlığını kendi aydınlığı ile aydınlatmazsının tek mihengi, tek ölçüsü, secdede sâcid ile mescûdun ayniyeti, tevhidi halidir.”

1985 yılıydı. Fethi Gemuhluoğlu’nun en yakını olan Suzan Hanımefendi’yle telefon bir görüşmesi yapmış ve o zaman çalıştığım Doğuş gazetesi için Türkiye’nin de sevgilisi olan eşini bize anlatmasını istemiş idim. O vakar, sabır ve metanet âbidesi, bu isteği eşinin dostlarına ve sevenlerine havale ediyor ve nezaketle sessiz kalmayı tercih ediyordu. Bu duruşuyla, şairin “dili yok kalbimin bilsen ondan ne kadar bîzarım” mısraını hatırlatıvermişti. Ancak Gemuhluoğlu’nun vefatından bugüne belki de birkaç kitabı teşkil edecek kadar yazı ve şiir yazıldı. Bunlardan bir seçme yapıp size sunmak istiyorum. İşte Gemuhluoğlu dostlarından ve hayranlarından bir deste intiba ve hâtıra:

NECİP FAZIL KISAKÜREK:
Fethi Gemuhluoğlu öldü. Onu meydan yeri tanımaz. Fakat meydan yerinin tanıdığı politikacılar, muharrirler, fikirciler hususiyle “sağ” yaftasının belirttiği çerçeve içindekiler çok iyi tanır. “Babıâli” kitabımda özleştirmeye çalıştığım gibi, Fethi Gemuhluoğlu, harp meydanında görünmeyen, fakat ateş hattındakilere sakalık eden, nakliye ve levazım kollarına yön veren, hususi çevrelerde mayası halis bir gençlik yoğuran, gönlü tasavvuf kokusuyla ıtırlı ve dili en murassa Osmanlıca zarfı içinde İslamî zevk mazrufiyle nakışlı, son turfanda bir tipti.

ERGUN GÖZE:
Gittikçe karanlıklaşan maddileşen asrımızda O güzelin, iyinin doğrunun insan için, insanlık için takipçisi idi. Ve tabii kalbi baştan başa hicranla dolu idi.. Dilimize, dinimize, tarihimize karşı işlenen her suç, önce O’nun kalbini yaralıyordu…
Bütün Türkiye’de her kademeden ve her çevreden hayranları olan “Fethi Ağabey”in mesleği ne idi? Arapgir’in Gemhu köyüne dayanan bir Türkmen ailesinin çocuğu olan ve daima “İslâm milletindenim” diyen Fethi Ağabey’in asıl mesleğini ben söyleyeyim. O, insan mühendisi idi. Statiği, dinamiği ve bilhassa iç mimarisi ile şantiyesi, bir kahve masası, bir ziyafet odası ve son yıllarda başında bulunduğu vakıf idi. Kendisini de başında bulunduğu vakfa vakfetmişti…
….
Anadolu kadar garip, Anadolu kadar zengin. Anadolu kadar verici. Anadolu kadar güzel. Anadolu kadar itilmiş bir içli ve zarif insan, bu vatanın, bu vatanın insanlarının dostu, hemderdi, âşık-şeydâsı idi.

PROF. DR. SÜLEYMAN YALÇIN:
Gemuhluoğlu, üstad Necip Fazıl Kısakürek’in tabiri el, ön hatta çıkmayan fakat bu safın her mücahit kişisine fikir suyu taşıyan bir saka idi. Sadece fikir değil. Sevgi ve ahlâk da taşıyan müstesna bir şahsiyet idi. Gemuhluoğlu, benim neslimin yani bugün Türkiye’nin kaderinde söz sahibi olanların 50 ilâ 60 yaşları arasında hayat sürenlerin çok nâdir belki bir daha bulunmaz bir örneğidir.”

PROF. DR. MUHARREM ERGİN:
Fethi -bir Azeri sözü vardır- meclislerin görkemi idi. Yani meclislerin süsü idi. Bulunduğu yerde, bulunduğu bir toplulukta hiç kimse Fethi’den daha üstün değildi, olmuyordu ve bulunduğu her yerde mutlaka, konuşmasa dahi, o mânâlı sükutu ile dahi, muhakkak meclisin, oradaki mekânın merkezini fethi teşkil ederdi. Bu itibarla Fethi’li dünya tadı tuzu olan bir dünya idi. Fethi kendisi ile beraber yaşanması güzel olan bir insandı ve Fethisiz dünya gerçekten artık fethili olduğu kadar güzel bir dünya değildir aziz dostlarımız…”

AHMET KABAKLI:
Huma kuşu yücelerden seslenir
….
Sen ağlama elâ gözler ıslanır…

Fethi Ağabey’in ardından çok gözler ıslandı. Gerçekten de masallarımızı, hayallerimizi süsleyen “Huma Kuşu” gibi, gölgesi ve ruhaniyeti, “üstümüze düşsün” diye beklenen bir efsane yaratığına benziyordu. O öyle bir “muhabbet” idi ki, sizin iyiliğinizi ve bahtınızı mutlaka düşünmekte idi. Kırıkları tatlı sözle onarmayı, “hastalıkları” sevgiyle tedavi etmeyi en iyi bilen, onu gördüm.
Kimde memleket için bir iyilik ümidi, bir çare, ilim bilgi, sanat, cesaret görebilirse onun yanında idi. Ferah günlerinizi, mutluluk ve eğlencelerinizi size bırakırdı. Ama bir yanınız kırıldı mı, bir haksızlığa uğradınız mı, ülkeye hizmet etme imkanınız bir tehlike geçirdi mi o mutlaka kendini feda edercesine ortaya çıkar, her şeyi düzeltinceye kadar çırpınır, sonra her teşekkürden rahatsız olurcasına kenara çekilirdi.

RASİM ÖZDENÖREN:
Çok renkli, çok yönlü bir kişilik sahibiydi. Sessiz, fakat derin ve etkili bir eylem adamıydı. Tanıdığı bir kimsenin, sonuna kadar peşini bırakmaz, ilgiyi kesmezdi. Bu, onun bir yanıyla vefa duygusu ile ilgiliyse bir yanıyla da sürdürdüğü eylemin ayrılmaz bir parçasıydı…
….
Bir gönül adamıydı. Unutulmaz bir sohbet adamıydı. Onun sohbetlerinde, hem fikirlerle donanır, hem bir ermiş adam halini yaşar, hem dava bilincinizin keskinleştiğini hissedersiniz. Bir dervişti Fethi Ağabey, yaşadığı ruh hali, hemen sohbet ettiği topluluğa sirayet ederdi. Sevdiklerini Allah rızası için ve yüzlerine karşı eleştirir, sarsardı.”

AHMET AYDIN BOLAK:
Fethi Gemuhluoğlu, Türk nesilleri arasında gönül bağını sağlayan ve geçmişimizden aldığı coşkun iman ve sevgi duygularını geleceğe aktaran, aşılayan his ve iman ehlinden bir ehl-i beyt âşıkı idi.
….
Yüce dağların doruklarından kaynayıp, saf, berrak, pırıl pırıl ve çağlayarak ulaşan kaynak suları gibi, heyecanı sükûnete ve enginliğe dönebilen erenlerdendi.. Çocukluğunu yaşadığı, anasını gömdüğü, “Göztepe”den kâinatı seyredebilecek kadar, yaratılanı, yaradandan ötürü severdi. Gülde kâinatı görebilirdi.

CAHİT ATASOY:
Fethi Ağabey’in gönlünde vatanı yatıyordu. Bizim insanlarımız vardı. O geçmişimizin, bugünümüzün haline yanıyor, yakılıyordu. Rumeli türkülerinin söylendiği bir konserde, “Biz bu türküleri söylemeye lâyık değiliz, utanmamız lâzım” diye haykırmıştı.

PROF. DR. FARUK KADRİ TİMURTAŞ

Daha genç yaştayken fazla heyecanlı, adeta kınından çekilmiş bir kılıç gibiydi zaman zaman. Fakat bu heyecanlı tutumuna rağmen daima birleştirici bir yönü vardı. Birinde vatan sevgisi, millet sevgisi, Allah sevgisi gördüğü takdirde onun elinden tutardı.

TEKİN ERER:
Fethi milliyetçi gençliğin öncülüğünden hiç ayrılmaksızın sonraları tam bir filozof gibiydi. Ben onu milattan önce 4’nücü asırda yaşamış Sokrat’a benzetirim. Bilindiği gibi Sokrat’ın tek eseri yoktur. Ama 2300 yıldan beri insanlık aleminin en gözde filozofudur. Fethi Gemuhluoğlu’nun da yazılı bir felsefesi yoktur. Fakat tıpkı Sokrat gibi “Dünyada kötü insanı cemiyet yaratır, cemiyeti düzeltmek gerekir” felsefesinin inancı içindeydi.
Sağlam milliyetçi ve dinine yürekten bağlı bir kişiydi.”

TAHİR KUTSİ MAKAL:
Yiğitliğin, mertliğin, iyi yürekliliğin, samimiyetin kale duvarı gibi durduğu halk edebiyatını sever, ona önem verilmesini isterdi. Halk türkülerimizi, can alıcı-hayat verici bulurdu. Halk ozanının “Mezarımı yol üstüne kazsınlar/ Yar geçerken belki bana can gelir” deyişindeki engin anlamı tespit ettiği yazısının bir yerinde şöyle diyordu:
“Önce sevgiliye, sonra, onunla bir ve beraber kemal halinde asıl sevgiye kavuşmadıkça, gönlümüzün kavgası dinmeyecek, dur-durak bilmeyecektir.”
Gönlün ve kafanın, duygunun ve düşüncesinin kavgası…

METİN ERİŞ:
Onda konuşmak, öfke, hırçınlık ve şikâyetler hep ezelden ebede bir uzantı, bir akıştı ve daima yüreğinde çağıl çağıl çağlayan milli bir sevgiyi yansıtmaktaydı. Bazen ve hatta sık sık öfkelenir, sert konuşur, karşısındakinin kalbini kırmaktan çekinmezdi. Ama bu sertlikte, bir dostun bir ağabeyin ve hatta bir babanın evladına daha iyi olması için duyduğu hassasiyeti derhal hissedebilirdiniz. Onun her şeyi kendinden başka herşeyi affetmeye hazır, yürek dolusu sevgisiyle milliyetçi gençlere eğilişini titremeden ve gözleriniz yaşarmadan düşünebilmek mümkün mü?”

CAHİT ZARİFOĞLU:
Fethi Ağabey gitti. Hepimize bir kalbimiz bulunduğunu, gözü yaşlı olmak gerektiğini anlatarak gitti.
İki üç saat süren sohbetlerinden sonra, gafletimizin derinliklerinden çıkarıp, kalbimizin ve omuzlarımızın üzerine koyduğu sorumluluğumuzun tahammül edilmez ağırlığı ve hüznü içerisinde evlerimize dağılırdık. Bir mahalleye imam olmuşsak, kısa süre sona o mahallenin bakkalı, manavı terazi hakkını korumaya başlıyor muydu, başlamıyor muydu? Bir yere memur olmuşsak o memuriyetin ehli miydik, değil miydik, mesai arkadaşlarımız bir süre sonra dillerinden küfürleri bırakıyor, kadın, içki, kumar kelimelerini yanımızda ağızlarına almaya korkuyorlar mıydı, korkmuyorlar mıydı?.. Bunlardı mesele. Girdikleri her yerde, ahlâksızlığı, çürümeyi, yabancılaşmayı, kalp katılığını zapt altına alabilecek insanları bu şahsiyet noktasına getirebilecek yegane unsur olan İslâm’ın, bizden uzak, yaşamadığımız, kabuğun altındaki o büyüleyici parıltılarını birbiri ardına önümüze boşaltıyor, içimizin bilmediğimiz o kederli açlığını ayaklandırıyor, bir kaç gün çöllere düşmüş gibi yalnızlık çekiyorduk.

MEHMET AKİF İNAN:
Vakit erişip, dâvet gelince, varıp huzura yetti. İşte bu misafirhanede bir er kişi olarak dolanırdı. Yarım asrı biraz aşan bu müddeti içinde, hep cihat eylemiştir. Binlerce mü’min gencin önünde o durdu dağlar gibi; yol gösterdi, erzak taşıdı, savaş öğretti. Hepimizin kursağında ekmeği vardır, hepimizin içinde kök saldırdığı bir ışık ağacı var.
Kelâmın en zarifini, edebin en kâmilini siyasetin en ferasetlisini, edebiyatın en muhtevalısını, onun aziz varlığında erimiş bulurduk.”

ABDULLAH UÇMAN:
Tasavvuftan iktisada, siyasetten dış Türklere, Türk tarih ve Türk kültüründen, memleketimizin enerji kaynaklarına kadar bilgi sahibiydi.. Bu bilgiyi birçok tecrübelerden sonra edinmişti. Fethi Ağabey’in kendine has bir zarafet ve inceliği vardı. İslâm dininin estetik bir anlayışı da beraberinde getirdiğini adım başı tekrarlardı… Çocukları saydığı bizlerden çok şey bekliyordu. “Cebinizde kalan son lirayla simit alıp da karnınızı doyurmayın, gidin onunla bir film yahut bir tiyatro seyredin!” derdi. İlk tanıştığı birine ilk önce sorduğu soru: “Sen hiç âşık oldun mu?” sorusuydu. Onun bu klâsik sorusundaki aşk kavramı altında bambaşka bir aşk, ilâhi bir aşk vardı.

ALİ GÖÇER:
Fethi Gemuhluoğlu bir öncü kişiydi. Osmanlı’nın kuruluş aşamasında sınırda engelleri temizleyerek arkadan gelecek orduya yol açan akıncıların, kimbilir belki de yanlışlıkla XX. Yüzyıla düşmüş bir örneğiydi. O, yok edilen bir uygarlığın yıkıntıları arasından ayağa kalkmış, yaralılara su yetiştirmek için çırpınan, bulabildği ve canlılık emaresi gösteren ufacık bir insan sıcaklığına bile sıkıca sarılan, soğuyan bedenlere soluğunu üfleyerek hayat vermeye çalışan bir aziz kişiydi.