Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, “İrfan Pazarımızın Fethi Beyi”

(kocaeliaydinlarocagi.org.tr , 7 Eylül 2012)

Daha Kilis ortamektep talebesi (1959) iken Türkçe ders kitaplarında okumaları bulunan ediplerimizin eserlerini almayı bir itiyat haline getirmiştim. İlçemizde bulunmayan kitapları da ilimiz Gaziantep’e giderek tedarik ediyordum. İşte Vasfi Mahir Kocatürk’ün Namık Kemal adlı eseri bunlardan biriydi. Aradım, Milli Eğitim Kitabevi’nde mevcudu yoktu.

Maarif’in köşesindeki modern “İrfan Pazarı” Kitap ve Kırtasiye dükkanına girerek bu kitabı sordum. Burada da bulamaz isem biraz ilerdeki Rahmet Pazarı’na gidecektim. “İrfan Pazarı”nın sahibi Abdülbaki Özsimitçi hemen çay ısmarladı, hal hatır sordu. Kitabı ne yapacağımı öğrenmeye çalıştı. Anlattım. Bu eserin yanında bazı kitapları da hediye etti. Gerekçesini de memleket ve dünya meseleleri hakkında görüşlerimizin olması gerektiğini, dolayısıyla okul kitapları dışında da yayınları takip etmemiz icap ettiğini anlattı. Mezun olduğumuzda da bu öğrendiklerimizin büyük yardımlarını göreceğimize dikkat çekti. Gaziantep’te Lise öğrencisi akranlarımı, başta Nazım Gökçek olmak üzere çağırarak beni tanıştırdı. Çok mutlu olmuştum. Komünistlerce daha sonraki günlerde şehit edilen merhum Abdulbaki Özsimitçi kekemeydi, ancak öyle güzel konuşuyordu ki, hiç fark edilmiyor ve sohbetini keyifle izliyordum.

ÖĞRENCİLERİ ŞARTLANDIRIP KUTUPLAŞTIRMAK

Eve döndüğümde ilk işim “irfan” kelimesinin manasını bularak öğrenmek oldu. Lügatlerde irfan “bilmek, anlamak, varmak, sezmek, gerçekleri kavramak, kültür, bir feyiz olarak kainatın sırlarını bilme kudreti” biçiminde açıklanıyordu. Demek “irfan” böyle bir şeydi. İrfan Pazarı’na daha sonraları lise talebesi olarak da gitmeyi sürdürdüm. Yeni yayınların ve fikirlerin yanında yeni muhit ve dostlar, ağabeyler de edinmiştim.

1960 Askeri Darbesi sonrası okullarda bazı öğretmenler talebeleri şartlandırıp, kutuplaştırıyordu. Hele görüşlerini açıklayanlar olursa bundan hiç kurtuluş yoktu. Bunlardan biri de bendim. Edebiyat derslerinde bazı arkadaşlarımın ödevlerini ben hazırlardım, ancak öğretmenlerimiz onlara benden daha fazla not verir, benimkini en aza indirirlerdi. Bu uygulamadan aynı görüşü savunduğumuz arkadaşlarım da nasibini aldı, ya ikmale kaldı, ya da mecburi tasdikname yoluna gidildi. Arkadaşlarım beni temsilci seçtiler ve gelişmeyi anlatmak etmek üzere bir lise öğrencisi olarak Başkente gittim. O günlerde üç otobüs değiştirmek durumundaydı yolcular; Kilis’ten Gaziantep’e, buradan Çukurova’ya, Adana’dan da Ankara’ya, o yaşıma rağmen bunu becerdim.

İNSANA NEZAKETLE BEY OLMUŞTUM

Doğru Milli Eğitim Bakanı özel katına çıktım. O yıllarda bu kata çıkmak öyle zor falan değildi herhalde ki, beni özel kalem müdürünün odasına aldılar. Odada benden başka bekleyenler de vardı. Özel Kalem Müdürü’nün masasında beyaz kristal bir kalemlik üzerinde “İrfan Fethi Gemuhluoğlu” yazıyordu. Benimki gibi uzun bir ismi olması hoşuma gitmişti. Ancak ilk isminin “irfan” olması beni daha da mutlu etmişti. İrfan’ın manasını öğrenmiştim artık. Madem ismi “irfan”dı, o halde bilecekti, beni anlayacaktı, kavraması büyük olacaktı, sezgisi önemliydi, kültürlü ve sırları keşfeden biriydi mutlaka. Kendimi buna inandırmıştım her nasılsa. Sekreteryası içeri girip çıkıyor, oturanların beklediği evrakları veriyordu. Biraz sonra odaya tombik, ortaboylu, bıyıksız, ancak uzun ve gür saçlı, kalın çerçeveli gözlükleri olan, şık giyinmiş biri girdi. Gözgöze geldik. “Hoş geldiniz Mehmet Bey” dedi. Bu “bey”i bana ilk kullanan bu özel kalem müdürü olmuştu. Çok sevinmiştim. Bizde beyi sadece kaymakamlara, valilere, belediye başkanlarına, müdür ve memurlara kullanırlardı. Ben de bir anda bey olmuştum. Kendime güven geldi, heyecanımı yendim, kekelemeden anlatmaya başlayacaktım ki çaylarımız tazelendi. Önce İrfan Fethi Bey konuştu:

ARAPKİRLİ TÜRKMEN’DEN KİLİSLİ TÜRKMEN’E

-Mehmet Bey Kilis bir Türkmen bölgesidir. Halep Türkmenleri ağırlıklıdır bölgede. Siz de bir Türkmensiniz. Kilis mantıkçıları ve şairleri ile ünlüdür. Tahsil için bölgenin merkezi konumundadır Kilis. Okuyanı ve yazanı çoktur memleketinizin. Kilisli Muallim Rıfat Bey, Necip Asım Yazıksız, Şıh Vakıf Tazebay Kilis’in yetiştirdiği önemli insanlardır.

Kilis’i çok iyi tanıyor İrfan Fethi Bey, ama daha benim meselemi dinlemediği için bilmiyor. Kendisi devam etti:

-Siz kimlerdensiniz, size Kilis’te kimgil derler söyle bakalım, bir tanışalım önce Mehmet Bey! Türkmen olduğunuz her halinizden belli.

Heyecanlandım. Ama çok da mutluyum bu yaşta “bey” olmaktan. “Bize Karagil derler. Hatta Katırcıkaragil. Lakabımız öyle. Ailem tarım ile uğraşır. Ben lisede okuyorum. Dört kardeşiz.” Dedim, daha sözümü bitirmemiştim ki, “Sonu gil ile biten bütün aileler Türkmendir Mehmet Bey. Şimdi anlat bakalım” dedi. Geç farketmiştim ama bize bilgilenmeyi öğretiyordu esasında. Hemen başladım anlatmaya:

GURBETE ÇIKAN LİSE ÖĞRENCİLERİ

-Efendim askeri darbeleri destekleyen bizim lisedeki solcu öğretmenler sağcı öğrencileri taciz ediyor, bilsin bilmesin kırık not veriyor, adil davranmıyorlar. Bazı arkadaşlarımıza mecburi tasdikname verdiler. En çok da muhafazakar Demokrat Partili ailelerin milliyetçi gençleri buna maruz kalıyor. Edebiyat Öğretmenleri, talebeleri kendi görüşleri doğrultusundaki gazete ve dergileri okumaya mecbur ediyorlar. Hatta abone yapıyorlar. Şimdi bir solculuk modası başladı. İstiklal Savaşı’na katılmamak için hanımlar gibi kara çarşafla dolaşan soğan erkekleri, şimdi aydın olmak için solcu geçiniyorlar. Bunların başında da bazı öğretmenlerimiz var!

Artık rahatlamıştım. Beni dinleyen biri vardı karşımda. Dinlemeyi ve anlatmayı da öğreniyordum esasında, farkında değildim. Kilis’e döndüğümde arkadaşlarım beni kahramanlar gibi karşıladılar. Oysa kahraman olanlar, kendileriydi. Çünkü çoğuna mecburi tasdikname verilmiş ve başka liselere sürülmüşlerdi. Ama eğitim hakları ellerinden alınamamıştı. Tümü gurbette de olsa hem liseyi, ardından da değişik fakültelerden mezun olarak hayata atıldılar. Kimi hekim, kimisi hukukçu, kimisi finansçı ve öğretmen oldu. Ben mecburi tasdikname almadan teyzemlerin atama ile gittikleri önce Tekirdağ Çorlu Lisesi’ne, ardından İstanbul Vefa Lisesi’ne kaydoldum, buradan da diploma aldım.

Şikayetimize gelince sözkonusu öğretmenlerden biri o yıllarda birkaç bin nüfuslu olan Bağazlıyan Ortamektebi’ne vekaleten müdür olarak atanmıştı. İrfan Fethi Gemuhluoğlu böylece tarafları tasarruflarıyla mutlu etmişti. Üstelik Bakana olayı aksettirip, büyütmemiş, kendi yetkisini kullanmıştı. Öğrenci arkadaşlarım tahsillerini zor şartlarda da olsa sürdürmüş, darbe döneminde bile diplomalarını alabilmişlerdi. Her iki tarafı da birbirine ezdirmemişti. İnsanlık galip gelmişti. Beşeriyetin nasıl kuçaklanması gerektiğini öğrenmiştim. Belki fikir hürriyetine bir kapı aralanmış, birlikte yaşamanın, birbirine tahammül edebilmenin ipuçlarını elde etmiştik bununla.

Ben İrfan Fethi Gemuhluoğlu’nu böyle tanıdım.

ÜNİVERSİTELİ GENÇLER ARASINDA BİR MÜDÜR

27 Mayıs Askeri Müdahalesine İstanbul Üniversitesi ve gençlik teşkilatları TMTF, MTTB, TMGT ve İÜTB’nin katkısı çok fazla olmuştu. Gençlik liderlerinin tümü askeri darbenin yansımasıyla CHP çizgisinde ve sol tandanslı kişilerdi, üstelik sağ görüştekilere hayat hakkı da tanımıyorlardı. Sağ-sol kavgası da artmıştı. Üniversiteler sol görüşün kurtarılmış bölgesi gibiydi. İstanbul Üniversitesi bunlardan biriydi. Halbuki öğrencilerin genelde çoğu muhafazakar ailelelerin çocuklarıydı. Bunu farkeden İstanbul Hukuk Fakültesi Öğrencisi Rasim Cinisli ve arkadaşları, talebe derneklerinin tümünün bağlı olduğu MTTB’yi militan öğrencilerden kurtarmanın planını yaptılar. Toplantı Harbiye’deki Spor ve Sergi Sarayı’nda gerçekleşiyordu. Gençler darbe hükümetinin gölgesi üzerlerinde olmasına rağmen karşılıklı stratejiler uyguluyorlardı MTTB için. Kongreyi yöneten divan başkanının yetkisi fazlaydı. Rasim Cinisli yaptığı konuşmayla dengeleri değiştirdi, gelişme milliyetçi öğrenciler lehine oldu.

Toplantı dağıldığında Rasim Cinisli’nin yanına gelen bir beyefendi kendisini tebrik etti; “Konuşmanız çok etkileyici ve güzeldi. Memleketsever bir gelişme gençlerimizin böyle bir noktada olması ülkemiz adına sevindirici olmuştur. Dilerim sonuç hayırlı olur. Sizi tebrik ederim. Duamız sizinle!” Bu anektodla ve bu dik duruşla sahiplenmeyi öğretti üniversite gençliğine bu meçhul ziyaretçi.

Gençler merak ettiler. Hiç tanımadıkları biri gelip kendilerini kutladı ve duada bulundu. Belki de kimseye farkettirmeden gelişmenin içindeydi bu meçhul insan! Sonradan kutlayan kişinin Spor ve Sergi Sarayı Müdürü İrfan Fethi Gemuhluoğlu olduğunu öğrendiler.

“SENİ YILLARDIR BİR YUMAĞA SARIYORUM BİTMİYORSUN”

İrfan Fethi Gemuhluoğlu ile zaman zaman görüşüyorduk. Daha çok da Ergun Göze’nin rolantiye aldığı avukatlık bürosunda oluyordu bu birliktelik. Bir gün bana sordu “Sen hiç aşık oldun mu, Mehmet Bey?” Hem de nasıl aşıktım. Dizlerim titriyordu heyecandan. Yoksa bir bilgisi mi vardı? Ayıp bir şey miydi aşıl olmak? Ne yapayım aşıktım işte. Ders çalışmak istesem kitabın içinde o’nu görüyordum. Bir gölge gibi benden hiç ayrılmıyordu. Hep yanımdaydı sanki. Nereye gitsem benimle birlikte gidiyordu adeta. Soframda bile karşımda oturuyordu. Tabakların içine giriyor, çatalın ucuna geliyordu. Şarkılar o’nu hatırlatıyor, okuduğum şiirler sanki O’nu tarif ediyordu. Geçtiği yolları arşınlıyor, O’na şiirler bile yazıyordum. Hangi resme baksam sanki o çerçeveden bakıyordu bana. Gözlerimi kapatsam, önümde duruyor, kollarımı uzatsam O’nu yakalayacak gibi oluyordum.

Hele Ümit Yaşar Oğuzcan, Turhan Oğuzbaş ve Şemsi Belli’nin şiirlerini okuyunca da benim için sürekli sardığım bitmeyen bir yumak oluyordu. Aşıktım. Konuşurken hiç renk vermediğimi hatırlıyorum bana göre. Ne evet diyebildim, ne hayır. Öylece kaldım. O haleti ruhiyemden çok şey anlamış olsa gerek ki üzerime gelmedi. Aykırı sualiyle de bana, her şartta nasıl soru sorulabileceğini öğretiyordu nereden bakarsanız bakınız.

YURTDIŞI İÇİN TEKLİF GELİYOR

O yıllarda ben de Ergun Göze ile birlikte Tercüman’da çalışıyordum. Hep dertleşirdik. Müsahhih odasına her gelişinde uğrardı Ergun Göze. Tercüman’da bir yalnızlık yaşıyordu adeta. Hazırladığım “163” isimli çalışmamın önsözünü yazmıştı. Kitap çalışmam dini inançları yüzünden mağdur edilen mazlum insanları anlatıyordu. Ergun Göze araştırmamdan İrfan Fethi Gemuhluoğlu’na da bahsetmiş.

Bir gün Ergun Göze’nin Nuruosmaniye Caddesi’nin Cağaloğlu Meydanı girişinde sağdan üçüncü işhanının girişin üzerindeki ofisine uğradım. İrfan Fethi Gemuhluoğlu da oradaydı. Beni kucakladı. Tebrik etti 163 adlı araştırma kitabımla alakalı olarak. Sonra sordu “Seni bir yurtdışına gönderelim Mehmet Bey! Ne dersin? Hem mesleki bir tecrübe edinir, hem bir batı dilini daha iyi kazanırsın. Biliyorsun yabancı dil bilen gazeteci sayımız çok az. Ne dersin? Mesela Almanya’ya..hem orada çok sayıda Türk çalışanımız mevcut. Onların meseleleriyle de ilgilenirsin.”

Çok sevindim. Büyük bir sürprizdi bu benim için. Ancak yeni asistan olmuş bir arkadaşım yurt dışı için burs arıyordu. Aklıma o geldi. İstanbul’da yıllarca aynı evi paylaşmıştık onunla. Üniversiteyi seçmiş, akademisyen olmak istiyordu. Bunu hatırlattım İrfan Fethi Gemuhluoğlu’na. Bu asistanın kim olduğunu sordu. Anlattım Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde, kimyacı genç bir asistan.

-Senin hemşehrin Muhtar? Doç. Mehmet’in oğlu. O da Türkmen. Tamam ona da bir Amerika bursu veririm. Doktora çalışmasını yapsın. Ama bu, sana yeni bir burs vermeyeceğim anlamına gelmez. Senin hakkın baki, istediğin zaman senin bursun da hazır. Bilesin.

FETHİ AĞABEY BİR MARKA

Mutluluğum katlanmıştı. Zaten Muhtar Kocakerim de burs için müracaat etmiş, cevap bekliyormuş. “Muhterem Başkan” isimli biyografik çalışmamı yine Ergun Göze bahsetmiş. Kitapta islamcı politik hareketleri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın şahsında anlatmaya çalışmıştım. Galiba pek sıcak olmadı bu çalışmama “Herkese ve her şeye dost ol ama politikaya dost olma, paraya, mala dost olma.” dedi. Ergun Göze de “Keşke bu çalışmandan haberim olsaydı!” demez mi? Her ikisinin de mekanları cennet olsun. Allah’ıma şükürler ki, politikanın kendisi bana dost olmadı, mala ve paraya da ben dost olamadım.

İrfan Fethi Gemuhluoğlu bizim neslin simgesi bir isimdi. O’nu tanımayan, sadece ismini duyunlar bile uzaktan saygı duymak ihtiyacı hissederdi.

(…)