Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Mahmut Bıyıklı, “Dostluğun Öncü Öğretmeni: Fethi Gemuhluoğlu”

(Ocak 2015, İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi)

Bize insan olmaktan kaynaklanan değerimizi hatırlatan bu ülkenin en büyük değerlerinden biri de hiç kuşku yok Fethi Gemuhluoğlu’dur. Gemuhluoğlu, Malatya’nın Arapgir ilçesinden İstanbul’a göçen bir aileye mensuptu. 1922 yılında Göztepe’de doğmuştu. Ailesi İstanbul’da yaşamasına rağmen Anadolu kimliğini, Türkmen törelerini ve özellikle halk kültürü ile örülü mahalli şivesini kaybetmemişti. İman sükûneti ve ibadet kuvvetiyle döşenmiş bir aileydi. Caddeye bitişik evlerinin dışındaki hareket ve içindeki sükûn Fethi Ağabey’in şahsiyet akçesinin de iki yönünü ince ince şekillendirmekteydi.

Bütün büyük insanlar gibi özündeki cevher küçük yaşardan itibaren kendisini belli etmekteydi. Akranından farklıydı, bir yanıyla kabına sığmaz bir çocuktu. 13 yaşında Necip Fazıl’ın ‘Bir Adam Yaratmak’ piyesini çatı katında tek başına oynamağa kalkınca ailesini akli dengesini kaybetti diye evhama düşürecek kadar cevval, onları bir şeyi olmadığına ve bir sanat icra ettiğine ikna edecek kadar da itidal ve feraset ehliydi. Bir yanıyla coşkun ırmaklar gibi cezbeli, bir yanıyla sükûna ermiş denizler gibi sakindi.

Daha gençken dahi bütün hayali, gençliğin faaliyetlerini düzenleyen müesseseler vücuda getirmekti. Bunu o kadar yürekten istedi ki, şartlar önüne serildi ve 55 yaşında hayat sahnesinden çekilinceye kadar bu hedefi için çabaladı. Allah vergisi bir teşkilatçılık ruhuyla Anadolu gençlerinin bir araya geldiği bütün sosyal alanları çok kısa sürede fikir ve sanat üretilen birer mektep havasına büründürmekte gecikmedi. Birbirinden çok farklı insanları ve müesseseleri kaynaştırmakta profesyoneldi.

Mareşal’in vefatında Harbiye’de Ordu Komutanlığı’na giderek bayrağı yarıya indiren, Beyazıt Camii’nde Fevzi Çakmak’ın tabutunu resmi makamlara teslim etmeyerek, omuzlarda Eyüp Sultan’a kadar götüren gençlerin önünde yürüyen 28 yaşında bir delikanlı görüyorduk; adı Fethi’ydi… Tarihe ve tarihin talihine boyun eğen kahramanları sevmekte hep en önde ve tetikteydi.

Necip Fazıl üstadın ifadesiyle “meydan yerinin tanımadığı adam”dı. “Harp meydanında görünmeyen, fakat ateş hattındakilere sakalık eden, nakliye ve levazım kollarına yön veren, hususi çevrelerde mayası halis bir gençlik yoğuran, gönlü tasavvuf kokusuyla ıtırlı ve dili en murassa Osmanlıca zarfı içinde İslamî zevk mazrufuyla nakışlı, son turfanda bir tipti.”

Ehl-i Aşk

‘Klas’ soruları esaslı cevapları vardı daima. Onun seçme sına- vından geçemeyen, hayatın sıkı duruş gerektiren mevzilerine de yerleşemezdi kolay kolay. Mesela Allah’ın kendi suretinde yarattığı bir kula âşık olmadıysan, Hakk’a, hakikate de âşıklık istidadın yok demekti. Gidip bir koşu âşık olup gelmen gerekirdi. Çünkü o, bir dağ başında, bir ağaçla baş başa kalsa, o ağaca âşık olmak gerektiğine inanan ‘âşık’ bir adamdı ve aşksızlığa dayanamazdı. Önce bir ‘mehlika’ya, sonra o ay yüzlüye baka baka Kainat Güneşi’ne ve sonra Malikü’l-Mülk’e doğru çekilmeliydi gönül. Cezb edilmemiş, cezb edemezdi de. Ondaki aşk başka bir aşktı. “Ver saçlarını şimallim ver/ bayrak olsun ellerime/ Ger saçlarını şimallim ger/ önüne koy kalbimi/ Siper doğacak yavrularına/ Siper dağ çocuklarına/ Siper toprağımıza!..” dedirten cinsten, muazzam coğrafi genişlikte bir aşk… Coğrafyaya dost bir aşık. Bu bitimsiz millet aşkı ona, müdafaa edemediğin bir mıntıkanın türküsünü söyleme hakkını bile kendisinde bulmayacak kadar bir şahsiyet asaleti ve dirayet vermişti.

Para da mideyi değil kalbi ve ruhu doyurmak için harcanan bir şeydi onun için. Parayı sol eliyle tutanların rahlesinden geçmişti. “Cebinde tek liran var; ne yaparsın?” sorusunun cevabı, mutlaka, bir kitap almak veya sinemaya tiyatroya giderek yatırımını sanata yapmak olmalıydı. İnsana dost olmayı en büyük makam bilmiş herkese evliya muamelesi yapmaktan ve bunu tavsiye etmekten yılmamıştı. Belki bu tarzıyla nice kömürü de elmasa çevirmişti. Bir vakıf-adamdı; ömür cevherini vakfetti ve nicelerini bu sermaye ile büyüttü ve Hakk’a yürüttü.

İnsan Yetişitiricisi

Mesleği insan yetiştirmekti. İstanbul’un çeşitli liselerinde öğretmenlik yaparken de, İstanbul Spor ve Sergi Sarayı Müdürlüğü görevlerinde bulunurken de Küllük’te, Türk Kültür Ocağı’nda, Milliyetçiler Derneği’nde, işyerinde, evinde bütün ömrünce sade insan yetiştirmekle ilgilendi. Onun vazifesi tırtılı kelebeğe döndürmekti.

O tevekkülü, munis derviş yanıyla nasıl susarak konuşuyorsa, cezbeli dava adamı yanıyla da unutulmaz belagatte sohbetlerin hatibiydi. Meclislerin tadıydı tuzuydu. Dostluğu da düşmanlığı da için Hakk için olan adamdı. Gönlüyle konuşur gönlüyle susardı. Bunun için sözü de sükûtu da paha biçilmez olmuştu.

Yedi Güzel Adam’dan Cahit Zarifoğlu, ‘Fethi ağabey’ini şöyle anlatıyordu: “İki üç saat süren sohbetlerinden sonra, gafletimizin derinliklerinden çıkarıp, kalbimizin ve omuzlarımızın üzerine koyduğu sorumluluğumuzun tahammül edilmez ağırlığı ve hüznü içerisinde evlerimize dağılırdık. Bir mahalleye imam olmuşsak, kısa süre sona o mahallenin bakkalı, manavı terazi hakkını korumaya başlıyor muydu, başlamıyor muydu? Bir yere memur olmuşsak o memuriyetin ehli miydik, değil miydik, mesai arkadaşlarımız bir süre sonra dillerinden küfürleri bırakıyor, kadın, içki, kumar kelimelerini yanımızda ağızlarına almaya korkuyorlar mıydı, korkmuyorlar mıydı?.. Bunlardı mesele. Girdikleri her yerde, ahlâksızlığı, çürümeyi, yabancılaşmayı, kalp katılığını zapt altına alabilecek insanları bu şahsiyet noktasına getirebilecek yegane unsur olan İslâm’ın, bizden uzak, yaşamadığımız, kabuğun altındaki o büyüleyici parıltılarını birbiri ardına önümüze boşaltıyor, içimizin bilmediğimiz o kederli açlığını ayaklandırıyor, bir kaç gün çöllere düşmüş gibi yalnızlık çekiyorduk.”

Yedi Güzel Adam’dan bir diğeri Mehmet Akif İnan ise: “Hepimizin kursağında ekmeği vardır, hepimizin içinde kök saldırdığı bir ışık ağacı var. Kelâmın en zarifini, edebin en kâmilini siyasetin en ferasetlisini, edebiyatın en muhtevalısını, onun aziz varlığında erimiş bulurduk.” diyordu çok ekmeğini yediği ustasının ardından.

Dost Zengini

Fethi Gemuhluoğlu, ufku da gönlü gibi kâinat coğrafyası büyüklüğündeki bir modern çağ çağrıcısıydı. Her şeyin gönülde cereyan ettiğini bilen insanların ortak dilini tarifsiz bir güzellikte kullandı. Tavrındaki tarzındaki edasındaki o Allah vergisi içtenlik, genç yürekleri bir ordu gibi ardına takmasına kâfi geldi. Bir insanın bir ordu, bin insanın bir hiç olduğu dar bir zamanda hafızası tarih kadar güçlü, coğrafyası yeryüzü kadar geniş, dost olunması emredilen her şeye dost olan, “bu ulu ağaç kurumaz, bu defter kapanmaz” diye gürleyen, el veren el tutan, tuttuğu eli hiç bırakmayan, âşık olan âşık olduran adı aşk ile anılan bir dost zenginiydi.

İnsan şerefini mayalama vazifesi verilmiş, sırrı, gönlündeki peygamber sevdasında saklı bir ‘gönül’ eriydi. Aynı sevda masalından yaratılan insanın ortak noktalarını bulmanın, birleştirmenin tek çözüm olduğunu söyleyen bir ‘klas duruş’un sahibiydi. Hiç ayırmadan birleştiren kesreti vahdete yakıştıran bir ‘insan’ evladıydı. Vatanına milletine mukaddesatına ihanet etmemiş, kendi aziz ruhunu eliyle zelilleştirmemiş herkes için kaynaştırıcı, ‘dölleyici’ bir cümleyi bağrında saklamış dost-insandı.

Prof. Dr. Muharrem Ergin’in “Fethi kendisi ile beraber yaşanması güzel olan bir insandı ve Fethisiz dünya gerçekten artık Fethili olduğu kadar güzel bir dünya değil.” dediğince, Fethi Ağabey gibi bir ‘muallim’den mahrum olan dünyada, bir şeyler hep eksik kalmaya devam edecek.