Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Hüseyin Su, “Ne Güzel Yaşamışsın Sevaplar Gibi”

(Hece, Ekim 2002)

Kaht-ı Rical’in açtığı boşluk her geçen gün biraz daha büyüyor. Büyüyen bu boşluk içinde daha çok yalnızlık çekiyor, daha çok çaresiz kalıyor ve daha çok savruluyoruz. Bireyleşme kuruntusunun ve kibrinin insan-ı kâmilin yerini almaya başlayışından beri, özsüz, özelliksiz, derinliksiz ve sıradanlıkta eşitlenmekle övünülmeye başlandı: Herkes eşitlendi; söz eşitlendi, hayatlar eşitlendi, değerler eşitlendi… Yine bu düzlemde ve düzeysizlikte herkesle eşitlenmişlik duyarsızlığı ve arsızlığı, uyarıcı, yol gösterici, terbiye edici insana âdeta ihtiyaç bırakmadı! Nasıl olsa hepimiz birer birey değil miyiz?… Her yolunu kaybeden şaşkın, kaybolduğu yolun öncüsü oldu. Bu durumda kimin kime söyleyeceği bir çift sözü olabilir ki?… Söyense bile, hiçbir ses hiçbir kulağa ulaşmıyor, hiçbir göz hiçbir göze değmiyor, hiçbir gönülde hiçbir insanı sevebilecek, bu sevgiyi yaşatabilecek kadar sıcaklık yok artık. Ne içimizde çalınacak bir kapı ne de bu kapıları bir günün, bir gecenin herhangi bir saatinde çalacak yorulmaz bir yürek yolcusu kaldı… Bütün gönüller kel tepelerden ve çöllerden ibaret.
Düştüğümüzde elimizden tutup bizi kaldıracak, bir cümleyle, bir okşayışla bizi kendimize getirip belimizi doğrultacak, yorgunluğumuzu giderecek, bize yeniden yolumuzu gösterecek yorulmaz bir yürek yolcusu gerekli…
Oysa, genelde dünyayı, özelde de yaşadığımız coğrafyayı, tarihi, bugünü, yarını, insanı, kendimizi; bize yeniden ihtiyacımız olduğu şekilde okuyup yorumlayacak yenileyicilere, bugün her zaman olduğundan daha çok ihtiyacımız var. Bir mahallede, bir kasabada, bir şehirde, bir bölgede ya da ülkede yaşayan bu yenileyicilerin, merkezkişilerin varlığı, kendiliğinden bir uyarıcı, hizaya sokucu, insanların ellerini, dillerini, davranışlarını biçimlendirici birer etkendi. Bulundukları yerde ağırlıkları vardı bu insanların. O kişiler, hiç konuşmasalar, hiç müdahale etmeseler bile, çevrelerindeki insanlar, bir söz söyleyecekleri, bir iş yapıp edecekleri zaman, ‘o ner der, o nasıl görür,  o nasıl değerlendirir ve hakkımızda ne düşünür?’ diye kendilerine çekidüzen verirlerdi. Herkes bir ve birey değildi. Birileri, birilerinden farklı yerde durur, daha da önemlisi gerçekten farklı olurdu. Bu durumda toplumsal yapı, güven ve sağlık kazanırdı. Bu farklı insanların varlıklarının, dağların dünyadaki görevleri gibi bir görevleri vardı toplumsal yapı içinde. Ne ki, artık her geçen gün âdeta nesli tükenen bu yenileyicilerin sürekli daralan, daraltılan yollarına hasretle bakarak, tecrübelerini hatırlayıp hatıralarını yâdetmek durumunda kalıyoruz.
Sonuçta bu da bir şey olsa bile,  aslolan elbette bu değil. Bize gerekli olan, onları anlamak, yeniden yorumlamak ve değerlendirmektir: Onların sözlerinin, yazılarının, eylemlerinin; hayatlarının anlamı ve örnekliği ile kendi hayatımızı doğru kurmaktır… Bu insanların ardından yazılan anma yazıları ve anma toplantılarında yapılan konuşmalar, anlatılan anılar, çoğu zaman, yersiz, gereksiz ve bağlamsız ve bu birlikteliklerden bir pay çıkarmak amacına yönelik olduğu için anılan kişiyi anlatmak, anlamak ve yorumlamaktan uzak kalıyor. Böylece onların hayatları üzerinden, genelkabul gören bir imaja ulaşılıyor çoğu zaman. Halbuki her anmanın, doğal olarak anılan kişiyi yorumlama çabasından ibaret olması gerekmez mi? Anmaların, bir tür yuğ törenleri mahiyetine dönüşmesinden kurtarılması için yenileyicinin, öncünün hayatının ve düşüncesinin temel dinamiklerine, misyonuna bağlı kalınarak onun baktığı, parmağının gösterdiği yöne dikkatle bakmak gerekmez mi?
Giderek izleri ve işlevleri unutulan bu insanlardan biri de kuşkusuz Fethi Gemuhluoğlu’dur. Hayatı boyunca gördüğü, gözettiği, elinden tuttuğu, yol gösterdiği, birlikte yürüdüğü, bir yerlerde olmaya, bir şeyler yapmaya ittiği, özendirdiği, kafalarına bilinç, kalplerine coşku ve aşk ilhak ettiği, sürekli hassasiyetlerini incelttiği, ufuklarını açtığı binlerce insan, bugün, siyasetten ekonomiye, ticaretten üniversiteye, kültüre, sanata, edebiyata… kadar, hayatın hemen her alanında söz almış durumdalar. Ne yazık ki, çoğu da derin bir unutkanlıkla ve aymazlıkla malûl olarak… Ölümünün üstünden geçen bunca yıldan beri neredeyse her ölüm yıldönümünde anılan Fethi Gemuhluoğlu’nun tarihsel, toplumsal, düşünsel kavrayışından ve ufkundan o denli uzak bir anılar güzellemesi sunulur ki, bütün bunların, onun kucaklamaya çalıştığı coğrafyanın sınırları, yazdıklarının, konuştuklarının derinliği ve ufku ile ne denli bağdaştığı sorulabilir; sorulmalıdır.
O yalnızca geniş meşrepli bir aşk adamı mıydı? Yoksa insana yaratılışındaki, mayasındaki aşkı kavrayışı oranında önem veren, her insana aklına göre konuşan, kaynama derecesine göre, o insanın kalbinin ve aklının altına ateş yakan bir anlayış, arayış ve dil sahibi miydi? ‘Bu insan, geleceğin imarında ne yapabilir?’ diye bakan bir göz müydü? İnsanı olduğu gibi görüp, olduğu gibi kuşatan bir yaklaşım değil mi onun şu cümleleri: “İnsanda süflî yoktur. İnsan bağırsaktan ibaret değildir. Bağırsak da insanda vardır. Ama insan gönülden ibarettir.” Onunla karşılaşan hemen her insanın ilk kez; “Hiç âşık oldunuz mu?” sorusuna muhatap olduğunun, biraz hayran, biraz şaşkın, biraz da latifeli yollu bir aykırılık yaklaşımı olarak her yerde, her toplantıda anlatılışı, Gemuhluoğlu’nun son derece önemli insanî bakışının ve aslî dilinin örtülmesine neden olmuyor mu? İlk kez karşılaştığı bir insandan, bu soru ve bu dille onun öğrenmek istediği nedir acaba? O, karşısındaki insanın mayasındaki cevvaliyetin bir ölçümünü yapıyor olmalı elbette. Acaba tohum atılacak bir toprak ve cûş u hurûşa müsait bir kalp mi taşıyor karşısındaki insan? Kaynama derecesi nedir bu insanın içindeki suyun? Onun en kavurucu bir biçimde hissettiği, ‘bütün sorunlara hep disiplinsizlikle, nizamsızlıkla yaklaşmanın utancını’ üzerinden atabilecek ve davaya aşkla, bir ateş yalımı gibi sarılabilecek bir insan mı?… sorusudur. ‘Hayatın cezbe ve şevk üzerine bina edildiğine’ inanan bir insanın, insan tanıma ve ölçme yöntemi… İnsanı, tarihi, çoğrafyayı yeniden ve yeni bir yaklaşımla, yeni bir dille, yeni bir solukla, yeni bir aşk ve tutkuyla ama mutlaka geniş geniş kuşatarak okuma yöntemi…
Ayrıntılara girmeden ve insanları, insan ilişkilerini, yetenekleri, bu bağlamda hücre hücre dokunacak geleceği, gelecek kurgusunu, ayrıntılara boğmadan; eksikleri, yanlışları, kırgınlıkları, kırılmaları ve dün tartışmalarını geleceğin önüne bir enkaz olarak yığmadan; ‘kimler neleri yapamadı’ demeden ama kimlerin neleri yaptığını görerek ve nelerin nasıl yapılabileceğinin kaygısıyla geniş geniş kuşatarak geleceğin imarı için bütün yönlerden, gücü ve yeteneği olan herkesle birlikte asıl yapıya taş taşımak… Olmamışlar ve olamayacaklar için sürekli nefes ve zaman tüketmenin bir anlamı olabilir mi? Hiçbir insanî değeri ve kırıntıyı heder etmeden, gözardı etmeden, tümünü olduğu gibi, olduğu kadar ve olduğu yerde değerlendiren, kollayan, gözeten, gelip gidip yoklayan, bir nefeslik büyümeyi bile büyük bir umutla ve coşkuyla bekleyen ve besleyen bir dil, bir yöntem, bir yol yordam ve bir kuşatma… Sürekli, her şeye karşın, insanın yüreğini bitmez bir dünya olarak yorulmadan dolaşan, orada bir çekirdek atabilecek kadar müsait bir yer arayan soylu bir çaba… En ince, en ağır bir sorumluluk bilinciyle dünü, bugünü ve yarınıyla birlikte bütün zamanı idrak etme çabası… En ince ve en ağır bir yola hazırlama, hazırlanma çabası ve dili…
Gemuhluoğlu’nun kırk beş yıl önce yazdığı şu cümlelerini, kuşatıcı dili ve çabası bağlamında yeniden okumak gerek: “Bir tohum gerek diyoruz. İnsanın içine düşmeli. Orada yeşermeli. Orada göğermeli. Orada başak tutmalı. Harmanı hasadı insanın içinde olmalı. İnsanın içinde savrulup içinde ambarlanmalı… İnsan ona değirmen kesilmeli. Bu değirmen bizde çağıldamalı… Bu tohum bir nazardan gelmeli. Mübarek ve muazzez bir kişiden. Er bir kişi’den. Bu merhaba bir dost’tan gelmeli. Mübarek bir dosttan. Dost bir kişiden… Bu merhaba sıcak olmalı, eğriye, gelişigüzel’e karşı. Alabildiğine geniş olmalı, uçsuz bucaksız kahredici ve bunaltıcı dar’a karşı. Bu merhaba bir tohum olmalı. Vefâsızlıklara, avâreliklere, günü birliklere, iğretilere, ihtiraslara karşı. Bu merhaba yeşermeli, göğermeli, ihmallere, ilgisizliklere, yalnızlıklara karşı… Başak tutmalı; hiçliklere, kayıplara, karanlıklara karşı… Gurbetlere, kahırlara, çaresizliklere, kimsesizliklere (karşı)… Sıcak, sımsıcak bir merhaba olsa. Bizi yusa, yıkasa. Arı ve pâk kılsa… Sonra her şeye yeniden başlayabilsek. Çocukluklara, aşka, duaya, niyaza, teslimiyete, küfre, sabra, şekvaya, imana… Dönüp dönüp Hakk’a gelmeye.”
Onun bütün yazdıklarında, konuştuklarında, yaşadıklarında; bütünüyle hayatında, bu cümlelerinde karşılaştığımız düşüncelerinin, hassasiyetlerinin, geniş kanatlarıyla dünyanın dört bir köşesindeki her insana ulaşmak isteyen mü’min sorumluluğunun hasbî gayretini, tanıklığını, gelecek yüzyıllara yatırım yapan bir insanın ferasetini ve sabrını görürüz.
Bize, korku ve zaafa kapılmamayı öğütler her zaman. Rüzgârımızın kesilmemesine son derece önem gösterir. Bir çekirdeğe, koskoca bir ağaca bakar gibi bakar, ona bakarken çiçeklenmesinden, yeşermesinden, hatta meyvelerinden söz eder; ama sözünü ettiği bir çekirdektir; gelecektir. En amansız karakışta bile baharla mest olur, coşar; o da gelecektir. Coşkuyu, umudu yitirenin rüzgârı kesilmiştir, bunun için sürekli uyarır: ‘Bizim nesillerimiz vebâlıdır. Saf tutamamıştır. Benim nesillerime mensup olanlardan sakınınız.’ Bütün çabası saf tutmayı başarabilmemiz içindir. Kimin kolundan tutsa, o insanın da bu safta yer alması için tutar. Her insanın, her gencin bu safta mutlaka bir yeri olduğuna inanır. Belki de saf, bu insanla tamamlanacaktır, kim bilir?… Geleceğimiz o insanla tamamlanacak olan saftadır.
Selâmlaştığı her insandan dileği şudur: ‘Hepinizden ayrı ayrı içinde bulunduğunuz durumları ve neler yaptıklarınızı öğrenirsem mutlu olurum.’  Bizi, insanımızı, iç dünyamızı o kadar içeriden biliyor ki, hangimizin yakasını azıcık bıraksa, anında alıp başını gidecektir heva ve heveslerinin, zaaflarının ardından. Gönül darlığıyla boğulacaktır. Oysa; ‘Suç bizdedir. Suç bendedir. Hâlbuki bilene ve görene her şey ne güzel tecelli ediyor. Belâlar ve kahırlar bile. Şekvâlar, hâtunkişi ve erkişi olamamaktandır. Şikâyetler bizim yufkalığımızdan. Biz, ham ve sabırsız kalmışız. Biz, dar ve sarsak olmuşuz.’ Bunun için insanın sürekli sarsılmaya, uyarılmaya, hatırlatılmaya; uyarıcılara ve hatırlatıcılara ihtiyacı vardır işte. O nedenledir ki onun uyarıları hayatın bütün alanlarına aitti. En çok da insanın iç bütünlüğüne, kafa ve gönül olgunluğuna, imanî doygunluğuna özen gösteren uyarının her zaman altını çizmiştir yaşadıkları, yazdıkları ve konuştuklarıyla: Yirmi dört saatlik günde otuz saat okumak, nefisten değil, manen alınan bir emirle yazmak, hayatı ciddî olarak yaşamak, yeni kurulacak dünyaya hazırlanmak, az uyumak, abdestsiz ve zikirsiz gezmemek; uyku, politika, hırs-ı câh (makam ve mevki), hırs-ı mal (para ve mal) ile hiçbir zaman dost olmamak… her şeyden önce de içimizi büyütmek…
Büyük ve tarihsel bir sorumlulukla büyük düşünüyor ve her insana da bunu öneriyordu. Emek verdiği her insandan bunu bekliyor, bunun için de insana önem ve emek veriyordu. Küçük hesaplar ardındaki insanın altından kalkabileceği bir sorumluluk değildi onun önerdiği. Bunu, en aykırı ve en uç bir örnekle, en çarpıcı biçimde sarsarak şöyle söyler: ‘Sizin günahınız bile eciş bücüş, günah dahî lök gibi olmalı ki onun tevbesi ve istiğfarı da lök gibi olsun ve kabûle karin olsun.”… Büyük hayatların gerçekliği, büyük sorumluluklar ve büyük rüyalarla beslenir ve ortaya çıkar. Bu nedenle rüyalarımızı da büyük kurmalı ve büyük görmeliydik… Çünkü bu büyük rüyalar, geçmişten geleceğe büyük bir coğrafyayı kuşatmaktadır. Yeryüzüne ayarlı bir antenle görülen büyük rüyalar gereklidir insana… İstanbul’dan Asya’ya, Ortaasya’ya, Balkanlar’a, Afrika’ya, Cezayir’e, Tunus’a, Macaristan’a, İrlanda’ya, Vietnam’a, Kore’ye, Gana’ya, Akra’ya, Keşmir’e, Somali’ye, Filipinler’e, Kırım’a, Kerkük’e… kadar bütün dünyayı gören ve kuşatan rüyalar… Uyanışları, yaraları, acıları, yoksullukları, çareleri, direnişleri, umutları… hepsini gören rüyalar… Bütün bunlar İstanbul’da konuşulur, Arapkir Postası’nda yazılır ve yayımlanır. Dünyanın dört bir ucuna, eşe dosta mektup ve selam olur uçurulur. Oğlu Ali’ye yazdığı mektupta olduğu gibi tam bir inanç ve eylem manifestosu, insanlığa hitabeden evrensel bir bildiri olur. Asım’ın Nesli’nin ve Zındandan Mehmed’e Mektup’un hizasına konur ve okunur.
Fethi Gemuhluoğlu gibi kurumkişi, okulkişi, merkezkişi konumundaki yol göstericileri doğru anlamak, okumak ve yeniden yorumlayabilmek için hem geleneğin dilindeki hem de bu kişilerin özel dillerindeki ve yollarındaki bazı anahtar kavramları, davranışları ve hâlleri tespit ederek iyi okumak gerekir. Bu kişiler, ortak kavramlarla konuşsalar bile, her birinin ayrı bir lügati vardır. Bu nedenle onlar, hem yol ehli hem de dil ehli ararlar. Fehti Gemuhluoğlu için de böyle bir sözlük çalışması yapılabilir; yapılmalıdır. Böyle bir çalışma, bütünüyle onun hayatına, sözüne ve düşüncelerine farklı bir açılım sağlayacaktır. Onun tasarımının bir bütün hâlinde görülebilmesini sağlayacaktır. Bu anlamda; onun tanıklıkları, konuşmaları, yazıları, mektupları, hangi kitapları nasıl okuduğu, kitaplarına düştüğü notlar, eşiyle, çocuklarıyla, insanlarla ilişkileri, gündelik yaşantısı, kullandığı eşyaları ve eşya ilişkileri üzerine, onu yakından tanıyan insanlarla anılara boğulmadan kişiliği ve misyonu üzerine yapılacak söyleşiler, arşivi ve ayrıntılı bir hayat hikâyesi… gibi tam bir Fethi Gemuhluoğlu fotoğrafına ihtiyaç var.
Fethi Gemuhluoğlu’nu okumak ve yorumlayabilmek için; rabıta, bağlanma, nazar etme, müşfik, kuşatma ve sevap gibi kavramların son derece bilinç açıcı işlevlerinin olduğunu düşünüyorum. Hem bağlı olduğu gelenek hem de hayatı açısından rabıta ve bağlanma kavramının önemine hep vurgu yapmıştır. Nuri Pakdil’in, Fethi Gemuhluoğlu üzerine yazdığı Bağlanma adlı kitabının işte bu nedenle onun üzerine yazılanların arasında çok ayrı ve özgün bir yeri olduğu kanaatindeyim. Bağlanma, Fethi Gemuhluoğlu’na bir giriş sayılmalı ve öyle okunmalıdır. Nazar etme, müşfik ve kuşatıcı olma ise onun ilişkilerinin ve terbiye yönteminin en önemli açıklayıcı kavramlarıdır: İnsanın içine bakan bir göz ve yumuşak, kuşatıcı bir dil… Sevap kavramı da onun amel/eylem; yani hayat felsefesinin ifadesidir. Hayatına bakıp da onun sevdiği bir türkünün dizesini bozarak; ne güzel yaşamışsın, sevaplar gibi… dememek mümkün mü?…