Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Hasanali Yıldırım, ‘’Necip Fazıl’ın Sohbet Arkadaşı’’

(Gerçek Hayat, 14-20.12.2001)

NECİP FAZIL’IN SOHBET ARKADAŞI
Yer Beyazıt Meydanı… Mevsim kış… Her taraf rahmetin rengi o beyaz tabakayla kaplı… Bu soğuk kış sabahın da iki sahici dost randevulaşmışlardır ve her zamankinin tersine biri gelmemiştir. Beriki ısrarla bekler; bir sağa, bir sola gezinerek.

Vakit ilerlemekte ama sahici dost ortalıklarada görünmemekte. Öbür yandan hava da sahiden soğuk. Soğuğa ve beklemenin üşüten yalnızlığına direnmek için adımlar sıklaştırılır. O da ne! Bir an, çöplerin yakınında bir kütleye takılır bekleyenin ayağı; anlayamadığı, belirsiz bir kütleye. Ayağıyla şöyle bir dürtünce kütleyi, birden canlanır, hatta hareketlenir, silkinir, üzerindeki karların bir kısmından kurtulur ve bekleyenin şaşkın bakışları arasında, bir kütleden bir tanıdığa dönüşür; hem de beklenene.

“Hayrola” der bekleyen, “bu ne hal!” handiyse her türlü garabeti beklediği sahici dostundan ne cevap alır dersiniz, bekleyen? “Ne yapayım. Seni beklerken, şurada biraz kestireyim dedim.”Beklenenin ‘şurası’ dediği, düpedüz bir çöplük.

Bir çöplüğün içinde, üzeri karla örtülesiye sahici dostunu beklerken kestiriveren, “Azab-ı Mukaddes” ve “Hiç” şairi Tevfik Kolaylı. Cumhuriyet’in birkaç hak edilmiş efsanesinden biri. Nam-ı diğer Neyzen Tevfik. Öbürü ise başka bi gizli efsane. Kendini bile-isteye gizleyen, mensup olduğu ahlak anlayışı gereği mahviyeti üzerine bir ruh elbisesi gibi geçiren Fethi Gemuhluoğlu.

40’lı yıllarda tanıştığı ve yakından görüştüğü Neyzen’in cenazesine de katılamaz. O gece rüyasında sahici dostu ona “Üzülme Fethi” der, “biz halden anlarız. “Gerçekten de ‘hal’den anlayanlardandır Neyzen Tevfik. Fethi Bey de Öyle; ehl-i hal, ehl-i dil, ehl-i dost. Dahası adı dostluk’la özdeşleşen, irticalen yaptığı bir konuşmada o en nazenin sevgiliye serenad ‘yakarcasına’ kendisine konu olarak dostluk seçen, bu konuşmasını, bazı yazılarını ve hakkında yazılanlardan bir bölümünü kapsayan kitaba vefatından sonra “Dostluk Üzerine” adı verilen, her dem dostluk üzerine yaşayan biri.

ANADOLU, TÜRK VE MÜSLÜMAN

Mürsel Sönmez’in fotokopi çekerek ciltlettiği ve bana da birini takdim ettiği Dostluk Üzerine, muhatabını bam başka diyarlara, yabancılaştırıldığı ruh iklimlerine taşıyan, Anadolu’nun başına hece taşları dikilen duyarlılığını şehirli kültürüyle harmanlayarak çevresine dağıttığı o sahicilik, öncülük, dürüstlük,bilgelik dolu kıvamla tanıştıran son derece değişik bir kitap. İçinde atasözlerinin, yani halkın bin yıllardan süzülen bilgeliğinin, deyişlerin, manilerin, koşmaların, beyitlerin, gazellerin cirit attığı, tasavvuf literatürüne ait ne kadar iççi boşaltılmış kavram varsa hepsini yerli yerine oturtan, yürürlükteki ya da gündemdeki milliyetçilikle hiç ilgisi olmayan bir millet ve milliyetçilik anlayışıyla yoğrulmuş, aynı zamanda kimselerin anmadığı cezayir’den, Gana’dan, Afrika’dan dem vuran, Tunus’ta elçilik açtığımızda zil takıp oynayası gelen, keşmir meselesini sıcağı sıcağına yorumlayabilen, Büyük Britanya’yı yıkılması mukadder imparatorluk olarak selamlayan; dahası Alevi-Sünni ayrımına karşı çıkacak ve bu aykırılığı kabullenmeyecek kadar keskin bir ümmetçilik kabulü ve insanlık anlayışıyla yoğrulu bir kitap. Asıl dikkat çekici olansa, bütün bu konulara şu veya bu oranda değinenlerden tümüyle ayrılan yaklaşımı ve anlattıklarıyla anlatışının örtüşen düzlemi: Anadoluluk, Türklük ve Müslümanlık ruhunun dengeli bireşimi. Asi insanlara yanlış bir biçime belletilenin sahicisi: radikallik.

Kimdi bu sayısı sınırlı bambaşka satırların yazarı? Herkesin bir fırsatını bulup elde ettiği olanakları elinin tersiyle itebilen, uzun bir dönem ‘yazı orucu’ tutan adam kimdi?

Böyle bir insanın hayatının dış kabuk bilgisi ruhunu tanımaya ne denli yeterli olabilir Yine de bir göz atmakta yarar var.

Son Osmanlılar’ın, yani 600 yıllık ihtişamın en son temsilcilerinin yaşadığı Göztepe’de doğar Yıl 1923. Arapgirli bir Türkmen ailesinden gelme Mustafa Neşet Efendi ile Fatma Saniye Hanım’ın çocuğu. Dedesi İstanbul’da büyümüş fakat Elazığ’ın Gemuh Köyü’nden göçen biri.

Osmanlı’nn sayfiye yeri Erenköy-Göztepe’de büyür. Ailesi, Osmanlı aydınlarıyla dolu çevresi, yetişmesinde, yani edindiği geniş tarih ve coğrafya bilgisinde, sevgisinde, edebiyat duyarlılığında, tasavvuf vukufiyetinde, insanlarla ilişkisinde ve gönül adamlığında büyük pay sahibi. Pırıl pırıl bir İstanbul Türkçe si, her zaman şık bir kıyafet, hal ve hareketlerine yansıyan doğuştan gelme kibarlık, “Söz ancak kalpten gelince kalbe tesir eder ilkesini her dem yaşatan bir gönül adamlığı… Bu birikimde tahsilinin de payı var. Önce Haydarpaşa Lisesi, ardından İstanbul Hukuk Fakültesi Nedense, yalnızca iki-üç dersi kaldığı halde fakülteyi bitirmez.

1950-55 yılları arasında, İstanbul’daki değişik azınlık okullarında Türk Dili ve Edebiyatı hocalığı… Daha sonra, 1963’e değin, o zamanın İstanbul’unun kültür hayatına yön ve renk veren bir iki yerden biri durumundaki spor ve sergi Sarayı’nda yöneticilik. Sabahın erken saatlerinde başlayan ve gece geç saatlere kadar süren akıl almaz bir Performans. Bir insan niçin bu kadar zorlar kendini? Karşılığını Gökhan Evliyaoğlu’na yazdığı bir mektubundan süzebiliriz: “Üç aydır Spor ve Sergi Sarayı Müdür Muaviniyim. Bir zamanlar çok Türk dedik, Cenabı Mevla bizi Rum, Musevi ve Ermen çocuklarının tahsilü terbiyesine memuretti. Sonraları hocalığı put haline getirdik, on gün eksik geldiği için hizmetiniz, bizi kadro dışında bıraktılar. Şimdi de sprocuların hizmetindeyim “her türlü hizmet Hakk’a dır’ı öğreniriz inşallah.”

Buğün birilerinin diline pelesenk ettiği ‘hizmet’ kavramının sahici bilincine sahip olan Fethi Gemuhluoğlu, bu anlayışını yurt dışında da uygulayabilmek için iki yıl, Almanya’ya gider ve orada serbest gazetecilik yapar. 1965-66 arasında Milli Eğitim Bakanlığı’nda özel kalem müdürlüğü görevi üstlenir. 1966-70 arası ise Ankara ve İstanbul Odalar ve Borsalar Birliği basın müşavirliğiyle geçer. Bu arada birçok vakıf, dernek ve hayır kurumundan yönetim veya danışma kurulu üyeliği üstlenir. Türkiye’nin kendi alanında ilk örneklerinden biri olan Türk Petrol Vakfı’nın kurucusu ve 8 yıl yöneticiliğini yapar 5 Ekim 1977’de kendisinin tercih ettiği ifadesiyle “Hakk’a yürüdü”. Sahrayı cedid Mezarlığı’nda medfun.

DÜŞMANSIZ YAŞADI, DÜŞMANSIZ ÖLDÜ

Daha fakültedeyken, Halvetiyye tarikatının Şabaniyye kolundan bir büyüğe bağlanır. Mürşidinin özel müridi… Her kimseye verilmeyen marifet kendisine verildiği için, hiç kimseye gösterilmeyen iltifat ona gösterilir. Artık kişiliğinin asıl mayasını tasavvuf ahlakı ve bu ahlakın penceresinden dünyaya bakma anlayışı belirlemeye başlar. O yüzden de gösterişten ve şöhretten uzak durmayı yeğler; hiçbir çıkar gözetmeden, çevresindekilere yardımcı olmaya vakfeder hayatını.

Değişik hobileri de vardır. Örneğin, 40’lı yılların önemli takımlarınan Hilalspor’da bir dönem top koşturur.

Osman Yüksel’in Serdengeçti’si, hem şehrilerinin memleketlerinde çıkardığı ama büyük şehirlerde de ilgi gören Arapgir Postası, Türk Yurdu, Düşünen Adam, Yeni Sabah’ta yazılar yazar. 1955’te Arapgir Kültür Derneği’nin yayın organ olarak çıkan Göldağı adlı, bugün bile benzerlerinin hem estetik, hem de içerik olarak çok üstünde olan, günümüzün en iyi kültür sanat dergileriyle rahatça yarışabilecek derginin hazırlayıcısı. Belli ki her adımda iyiden, güzelden, kaliteden yana.

SİYASİ TEFE’ÜL

Ne dehşet yorumlar, ne yakası açılmamış bilgiler, ne akla hayale gelmez görüşler vardır 22 kasım 1975’te ayaküstü yapılan Dostluk Üzerine adlı o sohbet. Genel ifadelermiş gibi görünen cümlelerin, aynı zamanda oradaki birilerine özel olarak söylenmesinden tutun da, süzüldüğünde, o niyetle bakıldığında nelere ve nelere ışık tutacak ne yorumlar… Bir örnek… Kim savunabilir bu sözün, tam da bugün için söylenmediğini!: “Tarihe dost değiliz, coğrafyaya dost değiliz. Coğrafya ya dost olmadığımızı göreceksiniz. Türkiye bir iç harbin eşiğindedir, bir doğu-batı meselesi çıkabilir. Anadolu Beylerbeyliğini bile size çok görürler; sonra bu içinizdeki çocuklardan Batı Trakya’ya veyahut Kırım’ı kurtarmalarını ve orada yaşamalarını ve belki orada yaşama imkanı olup olmadığını araştırmak gibi bir gaflete düşeriz…”

Bir başka örnek: Kıbrıs konusundaki bugünkü gelişmelere ta 1960’larda dikkat çekecek kadar gözü keskindir Hatta daha 32 yaşındayken Kıbrıs Cemiyeti’nin genel sekreterliğini üstlenir.

Burada bir adım duralım. Fethi Gemuhluoğlu’nun gözden kaçan bir kişilik niteliği: tüm bu hareketli, yoğun ve yüksek tempolu hayata karşın, sabahlara değin kitap okumalar… Örneğin, kimsenin elini sürmediği tezleri bile okur. Belki de jüri üyelerinin bile bütünüyle okumadığı, örneğin Türkiye’deki mermer yatakları ve mermer üretimi üzerine bir tezi ilgiyle okur. Daha ilginci bütün o yoğun telefon trafiği sırasında, aynı zamanda kimi yazılarını, yazışmalarını kaleme alması… Akıl almaz değil mi? Halbuki akıl, neyi alıp neyi alamayacağını ayırt edebildiğinde akıldır.

ZARİF DOSTLUKLAR

İnsanları başka bir liyakat ölçüsüne göre değerlendirdiği için, hak edeni de, etmeyeni de nasiplendirir, uzun yıllar başında olduğu Türk Petrol Vakfı’nın kesesinden. Türkiye’nin burs veren ilk vakıflarından birinin burs verme mekanizması da hayli şıktır. Kimseye elden para verilmez; herkese çeki takdim edilir, o da bankadan çeker parasını. Demek ki zarafet, yitirdiklerimizin en başında.

Yalnızca öğrencilikleri boyunca sürecek bir burs bağlamaz onlara, kimisinin bizzat alarak mağazaya götürür, üst baş alır, hatta lokantaya götürerek çatal-kaşık tutmayı, topluluk içinde bir arada yaşamanın inceliklerini öğretir Köylülüklerini üzerlerinden atmalarına, şehirlileşmelerine öncülük eder. Bu vesileyle bu gün eli kalem tutan olgun yaşlıların neredeyse hepsinden, birçok siyasetçiye, bürokrata, akademisyene, iş adamına değin zengin bir kuşağın ‘veli-nimeti’, arkadaşı ahbabı, gizli hocası, yol göstericisi, Fethi Ağabey’i olur Sıradan bir ağabeylik değildir bu. Said Nursi, Bediüzzaman’la ne kadar özdeşleşmişse, Necip Fazıl, Üstad’ı ne, denli hak etmişse, Nuri Pakdil, Usta’lıkla ne düzeyde örtüşmüşse o kadar Ağabey’dir Fethi Gemuhluoğlu. Sanıldığının tersine, bizzat kendisinin veya yakınlarının işini görme emeliyle daha başından, gerekene mavi boncuk dağıtarak gemisini yürüten bir kaptan değildir o. Sekreterinin, merak ederek bir tarafa not ettiği kayıtlardan öğrendiğimize göre bir gün içinde 200’den fazla insanla görüşen, her birinin meşrebine uygun konuşabilen, Necip Fazıl’ın ifadesiyle”Müslümanlar’ın fikir sakası” dır o.

Aynı zamanda kültürümüzün de ağabeyidir Fethi Gemuhluoğlu. Bütün öbür işleri arasında, hem yakınındakilerin yetenekleri doğrultusunda gelişmelerine bilgi ve para katkısı olur, hem de elinden iş gelecekleri gözetler. Örneğin “muini’nin manzum Mesnevi Şerhi” ni görüp bilerek, bugünkü yazıya aktaracak kişiyi gözüne kestirip onu teşvik eder. Daha sonra bu kitap Kültür Bakanlığı tarafından da yayımlanarak sanat ve kültür hayatına sunulur.

Artık bugün örneği kalmayan bir kültür adamı ve yetenek avcısıdır da. Taşra da çıkan fanzinlere varıncaya değin bir çok dergiyi izler, eli kalem tutanları izler, gereğinde yanına çağırarak ya iş bulur ya da okumasını kolaylaştırır; o dönemin keskin atmosferine karşın sağ-sol ayrımı gözetmeksizin kalitenin hakkını tanır ve izleyicisi olur.

Hakkında olumsuz şeyler duyduğu ve kendisine yakıştıramadığı sol görüşünü bayraklaştıran ve şaire Taksim’de rastlar bir gün. Adamla tanışmadığı halde yakasından tutarak çevirir ve bir şiirini ezbere okur, ardından da “Bu şiiri hisseden biri o edepsizlikleri nasıl yapar?” diye hesap sorar şairin şaşkın bakışları ve yakasını şiddetle silkelemeleri arasında.

BİR NESLİN YOLGÖSTERİCİSİ

Kimler yoktur ki Türk Petrol Vakfı tabelasını taşıyan ‘dergah’ından gelip geçmeyen! Yanına-yakınına ulaşıp kendisiyle sohbet etmeyen! Sahici dostluğundan, engin coşkusundan nasiplenmeyen! Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Ahmet Kot, Tahir Kutsi Makal, Prof Dr. Sülyman Yalçın, Enver Güreli, Uğur Derman, Prof. Dr. Faruk Timurtaş, Ergun Göze Prof. Dr. Muharrem Ergin, Avni Akyol, Agah Oktay Güner, Akif İnan, Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Ahmet Kabaklı, Altan Deliorman, Mustafa Miyasoğlu ilk akla gelenler. Fakat asıl önemli olan, her geleni, örtük olarak layığınca karşılaması. Örnek mi? bir kişi var ki, her geldiğinde, bir virdi sürdürüyormuş gibi biteviye yinelediği söz şu: “Şöhret afettir.” Kimin için mi yineler bu hadisi? Bugün kendisine “çıplak uyarıcı” adını takan kişi için.

Dönemin kültür, sanat, siyaset çevresinin akil adamıdır; sahici ‘bir bilen’i, O ‘bir bilen’de dahil, kendisine danışmayan, yol yordam öğrenmeyen yok gibi. Dahası, o ‘bir bilen’ başbakanken, teamül sekreterin üzerinden aramak olduğu halde, gerektiğinde bizzat telefona sarılarak önce Fethi Gemuhluoğlu’nun sekreterine ulaşır, “Ben Süleyman Demirel; Fethi Gemuhluoğlu ile görüşebilirmiyim?”in ardından sorununun çözüm yollarını öğrenir.

ANADAN DOĞMA MÜSLÜMAN

Galata Köprüsü’den Nuri Pakdil’le birlike geçerlerken, birden duraklayarak, göz hizalarının üst kısmındaki iki ayrı dünyanın yan yana duralayan iki şaheserini işaret ederek “Sultanahmet’in nuru Ayasofya’dan çok daha fazla ve hakiki”der. “Çünkü o anadan doğma Müslüman. “Peygamberimizi döneminde en önemsenen ilimlerden biri olan Nesep İlmi’nin hakikatini bu sözden daha iyi ne pekiştirebilir ki!

Bir başka gün, dışarıdan bakan, ama yalnızca bakan için anlaşılmaz bir iş yapar. Taksim’de gezinirken rastgele bir seyyar satıcıya yanaşır ve selamın ardından Şöyle der: “Allah de!” Neye uğradığını şaşıran satıcının ağzından, sanki gayri ihtiyar bir “Allah” çıkar. “Hayır, öyle değil” der, “duyarak ve duyurarak söyle!” der. Cesareti artan satıcı da mukabilince keskin bir “Allah!” demeye başlarlar. Gittikçe yükselen “Allah!”, “Allah!” sesleri doldurur sokağı.

Necip Fazıl “Babiali” de bir bahsi ona ayırır. Sezai Karakoç, Diriliş’teki “Çocukluğumuz” u ona ithaf eder; Nuri Pakdil “Kale”yi; bir de “Bağlanma” adlı müstakil eseri. Cahit Zarifoğlu “Yaşamak” ta uzun uzun ondan söz eder. Yalnız onlar mı? Yaşarken veya vefatından sonra, hakkında birçok yazının yanında epey şiir de yayımlanır. Özdemri Asaf, Sait Maden, Yavuz Bülent Bakiler, Coşkun Ertepınar, Erdem Bayazıt, Arif Ay örneğin Bir de, el yazısında ya da daktiloyla yazılmış ve kendisine takdim edilmiş şiirler var: Yahya Kemal, İsmet Zeki Eyüboğlu, Nihal Atsız, Neyzen Tevfik, Muharrem Ergin, bunlardan bir kaçı.

Ne kimseyi önünde eğdiren, ne kimsenin önünde eğilen biri . Zatiyyun’dan… Yarısı Alperen, yarısı Dede korkut birbilge.

Sözü:

“-Ata, avrada, hükümete iyi bineceksin.”

ANADOLU ÇINARI

Erzincan’a giden ve bir isteği olup olmadığını soran bir tanıdığına “Falan yerdeki kabri ziyaret et. Bir de filan ilçenin kaymakamını…” der. Kabir ziyareti görevi kolayca yerine getirilir ama kaymakam… Yörede sarhoşluğuyla, serkeşliğiyle tanınan bir olduğunu öğrenir kaymakamın. Bir türlü anlayamaz, öyle birinin kendisinden böyle birini ziyaret etmesini istemesini. Ayakları geri gide gide kaymakamın makamına varır. Mutlaka bekletme süresi sonrasında buyur edilir. Sahiden de söz edildiği bir gibi görünür ona kaymakam. Fakat daha “Size Fethi Gemuhluoğlu’nun selamını getirdim” demeye kalmadan, bu adı duyar duymaz yüzü değişir kaymakamın. Önce bütün kanı çekilmişçesine siyahlaşır; ardından kanı damarlarına sımaz olur. Selam getirenin hayret ve şaşakalan bakışları arasında renkten renge girerken, aynı zamanda ayağa kalkar, önünü ilikler, ondan umulmayan bir edep takınarak konuğunu ağırlar.

Fethi Gemuhluoğlu, kökünü dış bağlantılarıyla besleyenlerin inadına, doğduğu Anadolu’ya kök salmış bir çınardır çünkü; kurumayan, kurutmayan, tohum veren ve tohum verdiren bir çınar. Dallarıyla insanları koruyan, yapraklarıyla ruhları gönendiren, gövdesinin ihtişamıyla geleceği diri tutan bir çınar. “Bağlanma” da anlatılan bir zaptolunmuşlukla Nuri Pakdil’in Edebiyat okulunu kurmasının iklimini hazırlayan çınar.

Mekanı Cennet olsun.