Fethi Gemuhluoğlu
sozleri1
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri2
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri3
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri4
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri5
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri6
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri7
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri8
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri9
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri10
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri11
Fethi Gemuhluoğlu
sozleri12
previous arrow
next arrow

Ahmet Edip Başaran, ‘’Adı Dost Olan Gönül Ustası’’

(Bir Nokta, Ekim 2007)

Dostluk, sizin için karşılıklı oturup konuşulacak arkadaşlardan ibaret bir kavramsa, oturup bu kavramı yeniden sorgulamanızı salık veririm. Bu sorgulamaya başlarken de uğranılması gereken ilk ve acil durak yeri, Fethi Gemuhluoğlu’nun o unutulmaz lezzetteki “Dostluk Üzerine” konuşması olmalıdır. İnsanın, bütün değer ölçütlerini maddeye ve çıkara sabitlediği bir çağda Fethi Bey, hakikaten hem sözleriyle hem varlığıyla yaşanması ve gidilmesi gerekli “yol”u gösterdi bize. “Önce refîk, sonra tarîk” diyerek de yoldan önce kendimize bir yoldaş bulmamız tavsiyesinde bulundu. Yoldaş yoksa, yani dost yoksa, yani dostluğu besleyip gürbüzleştiren bir aşk yoksa yol da yoktu, yürümek de.

Sizi bilmem ama ne zaman içim kuraklaşsa, ne zaman dostluk ve kardeşlik gibi kavramlarda aklıma cüce şüpheler üşüşse açıp defalarca bu konuşmaya dalarım. “Kutsal emanet, merhabadır!” sözüyle başlayan bir ruhî onarımdan geçtiğimi hissederim. Ve içinde debelenip durduğumuzu düşündüğüm tünelde artık sona geldiğimiz hissi bütün vücudumu derin bir ürpertiyle sarsar. Cümleler, birer balyoz gibi bütün ruh kırıcıların üzerine tek tek devrilir. “Hiçbir tünel ebedî değildir” der Fethi bey ve ekler: “Gelecek bir mübarek vakte hazır olun.”

Kadim medeniyet, insanı betimlerken “eşref – i mahlûkat” tabirini kullanır. Yaratılmışların en şereflisi. Bunun idrakine varabilmek ise ayrıca bir hüneri, ustalığı gerektiriyor. Kitaplarda “kulluk bilinci” olarak geçen bir tarzdan, soylu bir tavırdan söz ediyoruz yani. Kendimizi bilme, kendimize dost olmakla üstesinden gelinebilecek bir erdem. “Kendini bilen, Rabbini bilir” kelâm – ı kadiminde ruhunu bulan bir incelik, insanın kendine dost olması. Kendine dost olabilen insan sonra vakte de dost olmak zorunda. Fethi Bey, vakit de canlı bir mahlûktur ve nihayet tıpkı bütün canlılar gibi o da ölecektir, diyor. O halde vakte bakarken, vakti yaşarken ezelî ve ebedî gerçeğin imbiğinden süzülen bir ruhla vakte dost olmalıyız. Gerçek diriliş erleri, vakte can veren, vakti dirilten insanlardır ki, geleceği kuran ve yaşatan güç onların ellerinde şekillenir daha çok. Vakit, bir ölüm çıngırağı gibi bileklerimizde, zihinlerimizde çınlayıp dururken ona akacağı/gideceği yolu göstermemiz şart. Büyük eylemler, büyük coşkular kurgulayabilmenin yolu vakte dostluktan geçiyor.

Fethi Bey, uzuvlarımıza dost olmaktan söz ediyor sonra. Sanırım bu dostluğun içinde bitimsiz bir şükür duygusu da mündemiçtir. Uzuvlarına dost olabilenler, Rahman’ın şaşmaz kudretinin kendi vücutlarında nasıl tecelli ettiğini saç diplerine kadar müşahede ederler. Hayretleri büyür ve bidayetten beri insanı en çok huzursuz eden soruların başında gelen “Ben kimim?” sorusuna verebilecekleri cevaplar çoğalır. Uzuvlarına dost olan için hayat bir soruysa bu sorunun cevabı insandır. Fethi Bey gözlerimize dost olmaktan söz eder ve ruhumuzu sarsan bir soruyla bambaşka bir evreni kucaklar: “Bir dost yüzü göremiyorsak gözlerimizin vazifesi nedir?” Fethi Bey, “Gönlümüz Beytullah değil” der ve gönlümüze dost olmanın yolunun o gönlü bir dua ve vecd yeri yapmaktan geçtiğini söyler. Gönül, Gemuhluoğlu için bir işaret fişeğidir handiyse. İçimizdeki aşk ateşini harlayan, onu besleyen, insanı kapılıp gittiği günah ırmağından çekip çıkaran bir işaret fişeğidir gönül. O yandığı müddetçe, insan için hâlâ bir umut var demektir. Dişlerimize dost olmak, bir emaneti gözetip korumanın ne derece önemli olduğu gerçeğine götürür bizi. “Nerdeyse farz olacaktı” denilen diş temizliği, bu dostluğun belki de en önemli şartıdır. Kulaklarımıza dost olmak, onu yalandan, riyadan, kalbimizi zehirleyen vesveselerden uzak tutmamızı gerektirir. Sıkı bir dostumuz olan kulağa, sadece Rahman’ın hoşuna gidecek şeyleri işittirmenin çarelerine bakarız. Elimize dost olmak, hayırda yarışmayı; ayaklarımıza dost olmak, sadece iyiye ve doğruya yapılacak yolculukları gerektirir. Bir “kimlik sabitleyicisi” olarak uzuvlarımıza dostluk, insanın kâinattaki en büyük sorumluluklarından birisidir. Uzuvlarına dost olmayan Allah’a dost olabilir mi?

İnsan coğrafyaya da dost olmak zorunda. Dünyanın her yerinde atan bir kalp taşımakla eşdeğerdir sanırım bu. Nerede bir haksızlık, adaletsizlik ve zulüm varsa orada haksızlığa, adaletsizliğe ve zulme karşı çıkan bir bilinç taşımak demek coğrafyaya dost olmak. Bunun içindir ki, Fethi Bey, oğluna gönderdiği mektuplardan birisinde “Esir Türklere ve Müslümanlara dua ediniz. Eritre’den, Somali’den, Filipinler’e kadar, Kırım’dan Kerkük’e kadar Müslümanlara ve Türklere dua ediniz.” diyordu. Coğrafyaya dost olmayan, vakte de insana da dost olamaz. Yeryüzüne dost olmak, kadim medeniyetin ‘Allah’ın sözsüz ayetleri’ olarak nitelendirdiği evrene dost olmak, insan için bu dünyadaki varoluşun sırrını çözmede paha biçilemez bir anahtar. Şüphesiz coğrafyaya dost olmak, coğrafyayı, yeryüzünü tanımayı gerekli kılıyor. Yeryüzü, insanın bir özeti.

Yeryüzünü tanıyan, insanı yani kendisini de bir nebze anlamlandırmış oluyor böylece. Mevsimlerle kendisini sürekli yenileyen ve her dem taze ve diri olan tabiata dost olmak da yine insan için vazgeçilemez bir sorumluluk. İnsan, üzerine sinen uyuşukluğu ve ataleti en çok da tabiattaki olağanüstü dönüşüme bakarak aşabilir.

Bir de tarihe dost olmak var ki, bireysel ve toplumsal hesaplaşmanın tam ortasında tarihe dost olabilmek ya da olamamak sancısı yatar. Tarihe dost olanlar, tarihe bakarken onu bir ibret levhası olarak görüp, mütemadiyen düşünen bir zihinle olayları ve olguları irdelemenin çilesine talip olurlar. Hem düzünden hem tersinden okunduğunda tarih, bizim için bir sorgu ve ders alma levhasıdır. Fethi Bey, tarihe dost olmadan içinde bulunduğumuz sıkıntılardan kurtulamayacağımız gerçeğinden hareketle; bize dayatılan, dikte edilen bir tarihten ziyade, hakikatlerin, doğruların ısrarla dile getirildiği bir tarihe dost olmamızı tavsiye eder. Bize birer kahraman olarak dayatılan tarihî figürlerin aslında nasıl birer ihanet şebekesi gibi çalıştıklarını gözler önüne serer. İsimlerini anmaya gerek görmediğim bu kahraman damgalı hainlerin, Osmanlı’yı, Türkiye’yi nasıl alttan alta kemirdiklerini hepimiz bilmek zorundayız. Kurtuluş savaşını bilmek zorundayız. Çanakkale’yi bilmek zorundayız. Atalarımızın düşmana son kurşunlarını sıkarken mermilerini silahlarına besmeleyle yerleştirdiklerini, tarihe dost olmayan bilebilir mi?

Fethi Bey, bütün bu dost olmamız gereken belli başlı hususları açıkladıktan sonra bu kez “Neye dost olmayalım?” sorusunu sorar. Cevaplar peş peşe gelir: Her şeye dost olalım, uykuya dost olmayalım. Her şeye dost olalım, politikaya dost olmayalım. Her şeye dost olalım, mal hırsına ve makam hırsına dost olmayalım. Her şeye dost olalım ama paraya dost olmayalım.

Bir yeryüzü ışığı olan aşk; Fethi Bey için bütün kapıları açan bir define anahtarıdır. Gençlere sorduğu soruların ilki “Sen hiç âşık oldun mu?” sorusudur. Aşk, kainâtın özü. Öyle ki aklı olanlar der, Fethi Bey, aşkı seçsinler ve aklı terk etsinler. Bu tavsiye bizi, şu cümleye götürür: “Akıl bir diktatördür, aşk ise ilerici ve devrimcidir.”

Fethi Bey, tıpkı kendisinin de söylediği gibi içimize bir azap, içimize bir çile, içimize bir dram tohumu ekerek göçüp gitti sonsuzluğa. Şimdi onun değerde ve güzellikte eşsiz olan sözleri sonsuzlukta yankılanıyor. Bize düşen; gelecek bir mübarek vakit için hazırlanmak, ruhumuzu ve bedenimizi yeşertecek bir çileye talip olmak. Hem ne diyordu Şâh-ı Velâyet (ra): “Gözü olana sabah ışımıştır.